17 Eylül 2018 Pazartesi

Baltalar meydana çıkana kadar savaşçılar kalplerini göstermezler...


SENFONİ
 
Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.
 
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barıþta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
 
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.
 
Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.
 
Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...
 
                -Turgut UYAR
 
 

 

Saç telini koyup zarfın içine Rüzgara yalvarıp tez bana gönder. Bu nasıl biz sözdür...

 


 

-----------------------------

 


 

dünyanın klişe oryantalist figürlerle tanıdığı türkiye; yıllardır yalnızca kapalıçarşı ve kebaptan ibaret bir resim.

 

 

Bir aile hekiminin anısı:

Yaşlı hastalara takılmayı severim. 87 yaşındaki nineye de takılayım dedim. Ama nine benden baskın çıktı. İşte diyaloğumuz.

- Teyze tahlil sonuçlarına göre sen hamilesin.

- Valla kuzum deden öldü. Bana da çoktandır senden başka erkek eli değmedi. Nasıl temizleyeceksen temizle.






öztürk serengil'le 1986 senesinde çeşme'de tanıştık. biz genç tiyatrocular yaz tatilinde otelin su sporları, eğlence, animasyon ve halkla ilişkilerinden sorumluyuz. öztürk serengil ise otelin dışında bir mekan açmıştı.adını hiç unutmuyorum. grek alfabesiyle yazılmış bir tabela ve üstünde koca harflerle 'öztürkaj kelaj' yazan bir mekan... hemen her akşamüstü yanımıza geliyor ve anlattıklarıyla herkesi kırıp geçiren müthiş deli bir adamdı.

bir gün dedi ki:

-yevvvrummm ben size haşırt the black board the seaside'ı anlattım mı?


+abi o ne demek?
-deniz kenarında uzun atlama çocuğum...dedi ve anlattı.


izmir alsancak'ta deniz kenarında genç bir yatırımcı lüks bir fransız restoranı açıyor. açılıştan aylar önce öztürk abi'yi nerede görse;''abim açılışı sen yapacaksın, şeref verirsin abi, onur duyarım abi, gurur duyarım abi, sensiz olmaz abi...'' bir aksilik oluyor öztürk abi gidemiyor açılışa. çocuk yılmıyor. izmir'de nerede karşılaşsalar yapışıyor; misafirim ol abi, lütfen abi! mekanımı şereflendir abi! restorana gitmek bir türlü nasip olmuyor.aylar sonra istanbul'dan öztürk abi'min misafirleri geliyor. yahu acaba nereye gitsek diye düşünürken aklına geliyor: yevrucuğum gelin sizi fransız restoranına götüreyim, diyor. ''hem başka lezzet tadarız, hem de mekan sahibine aylardır mahcubuz, çocuğu şereflendirelim.''


öztürk abi anlatmaya devam ediyor:


bir cuma gecesi mekana girdik. ambians şahane. manzara öpajj... ama dükkanda kimse yok. dedim ya mekana haciz gelmiş ya da cenaze var. ''kimse yok mu?'' diye seslendim. birden muzaffer tema gibi karizma bir şef geldi. full papyon! baba belli ki vestiyerde uyuyordu uyandırdık muzaffer abi'yi... ''buyrun efendim nereye oturmak istersiniz?'' dedi. ''ulen zaten her yer bizim kimse yok!''



geçtik aynalı bir masaya oturduk. garsonlar, komiler bir yerlerden yıldırım gibi yetiştiler. mekan sahibi gence haber salınmış. o da geldi. canım abim nihayet şeref verdin. emret abim. dükkan senin abim! masayı donattılar. henüz ortada yemek yok ama masa kılıç kalkan ekibi gibi... iç içe tabaklar bardaklar, çatallar, bıçaklar, kaşıklar, peçeteler... full aksesuar! menüye bakıyoruz. hiçbir şey anlamıyoruz. her şey fransızca.



mekan sahibi yardımcı oluyor, ''getir oğlum, götür oğlum, hadi çabuk oğlum!''allah o fransız mutfağını yerla yeksan etsin...tepsi gibi koca bir tabak geliyor. ortasında güvercin boku gibi bir şey! yemeğin adı kendinden büyük... çocuklar mal mal yüzüme bakıyor. öztürk abi biz bunları hangi çatalla hangi bıçakla yiyeceğiz? ''yevrumm paniğe gerek yok, dışarıdan içeriye doğru geleceğiz. her boş tabağa çatalı, bıçağı bırakın. sıradakiyle devam edersiniz.'' arada mekan sahibi brifing veriyor. düşüncelerimizi soruyor. biz istemeden siparişler ve ikramlar yağıyor. neyse tatlılar, kahveler, konyaklar filan derken yemekler bitmek üzere... kalkıp gideceğiz, işimiz gücümüz var. sağ elimi kaldırıp hesap isteyeceğim. bir baktım mekan sahibi yok. şef garson muzaffer abi'yle göz göze geldim. delikanlılıkta hesap diye elini kaldırdıysan o hareketi tamamlayacaksın! ya da elini kıçına sokuceksin..
 


heeesaaappp garsonnn! muzaffer tema tak diye bir topuk selamı çaktı: emredersiniz efendim! hesap bir geldi. meydan lauressse gibi koca bir kitap anasını satayım. hesaba bir dikiz yaptım..''hiiii aanneciğiimmmmm!'' burada sordum, ''kazık mı öztürk abi?''


kazık bunun yanında kürdan kalır zaferim, bildiğin roma mızrağı... haşırt the black board seaside! yani deniz kenarında uzun atlama...


elimi pantolon cebime attım. kumar için ayırdığım kedi kafası gibi lastikli balyadan paraları çekip tak tak tak diye koca deftere attım. muzaffer tema'ya da sağlam bir sakal...nasıl olsa olan olmuş babayı üzmeye gerek yok. arkadaşlar bize böbrek üstü bezimize kadar keseyi yaptılar. ortadan kaybolan mekan sahibi birden çıkageldi, ''abiciğim şeref verdin, onur duydum. gurur doldum, her zaman beklerim, burası senin...'' dedim ''yeevruumm bütün personeli topla, teşekkür edeceğim.'' aşçı, garson, komi,bulaşıkçı... kim varsa geldi. manga gibi hizaya geçtiler. en baştan sarılıp, öpüşüp, merasime başladı; ''yeeevruummm her şey için teşekkürler. hakkınızı helal edin. öpajjj, öpajjj...


mekan sahibi atıldı, ''allah uzun ömür versin üstadım, burası senin. her zaman beklerim. daha çok görüşeceğiz.'' dedim ''sanmıyorum yeevruumm... öztürk abinizi bu dünyada ziyadesiyle s.iktiniz. bundan sonra ahirette görüşürüz. hakkınızı helal edin, alayınıza öpajjj...''

(bkz: hasirt to the blackboard)

kafa dergisinde yayınlanmış ve gülümsetmiş bir zafer algöz yazısı






11 Haziran 2018 Pazartesi

La union hace fuerza / Birlikten kuvvet doğar


YADSIMA

 

Bir güvercin gibi ak

o gizli kıyıda

susadık öğle üzeri:

ama tuzluydu sular.

 

Sarı kumların üstüne

adını yazdık onun,

ama bir rüzgâr esti denizden

ve silindi yazılar.

 

Nasıl bir ruh, bir yürek,

nasıl bir istek ve tutkuyla

yaşadık:yanılmışız!

Değiştirdik öyle yaşamayı.

 

-Yorgo SEFERIS

 

BEN DE ÖYLE

 

Filo bile sonunda limana döner,

tren soluk soluğa koşar gara doğru,

Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana

-çünkü seviyorum-

budur beni çeken, sürükleyip götüren.

Cimri şövalyesi Puşkin'in, iner

bodrumunu karıştırıp seyretmeye.

Ben de, sevgilim

döner dolaşır gelirim sana.

Taparım,

benim için çarpan o yüreğe.

Sevinçlisinizdir evinize dönerken.

Atarsınız tıraş olurken, yıkanırken,

kirini pasını vücudunuzun.

Ben de aynı

sevinçle dönerim sana-

evime dönmüyor muyum

sana doğru

koşarken?

Yeryüzü insanları toprak ananın koynuna dönerler sonunda.

Hepimiz döneriz en son yuvaya.

Ben de öyle,

bir şey var

beni sana çeken

daha ayrılır ayrılmaz,

birbirimizden uzaklaşır uzaklaşmaz.

 

             -Vladimir MAYAKOVSKI

 

 

 

Umut domino taşları gibidir. Biri düşünce diğerleri onu takip eder. –La Casa De Papel

 

Bir kıtlıkta, açlıktan ölenlerin %30’unun, beslenme alışkanlıklarını terk edemeyenler olduğu söylenir.

 

Bir ulusun türkülerini yakanlar,yasalarını yapanlardan daha güçlüdür. -Shakespear

 

“Ya sevdiğinizi seçeceksiniz ya da ona erişemediyseniz seçtiğinizi seveceksiniz, seçtiğinizi sevmeyi öğreneceksiniz”

Kendi geleceği hakkında ufak bir fikri hayali olan birinin seçimi ile tamamen rastgele seçim yapanın durumu aynı olmayacak.

 

öküzün damını alçacık yapın

yaş koman altına kuruluk serpin

koşumdan koşuma gözlerin öpün

irençberler hoşça tutun öküzü

                  -Pir Sultan Abdal




Bütün gücümüzle avuçlarımızı kapalı tutmaya çalışıyoruz...

 

Yere çakılmak için kendimi göğe bıraktım ya da göğe çakılmak için kendimi yere bıraktım.

Nasip.


 
 
Bahçemizin Halinden Baharımı Kıyasla
 
Bahçemizin halinden
baharımı kıyasla.
Zambaklar verem olmuş
kırmızı güller yasta
eller yüzler simalar
resimler aynı değil
baharlar bile değişmiş
artık her şey bir başka
 
bu sonbaharda ki ayak izlerim
sanki geçmiş bir şeyler
her yerler talan olmuş
hatıralar bile yanlış
üç beş kırık bardak
tas tabak çanak
bir kaç kiraz dalı
ürkütülmüş bir kaç kurbağa
yolcular yok olmuş
yollar artık bambaşka
artık akortsuz saz gibi
dalda kuş çiçekteki arı
bir uçkur iki bağlama
yalnızca varı yoğu
iki öz kırpmışım
bir kaç da öpücük
boşunaymıs burukluklar
aceleler, tezler
hesap kitap yanlışmış
yıllar boşuna geçmiş
ayrılıklar hüzünler
şimdi pususundan
bakan gözler bir başka
hesap kitap gerekmez
var zararı hesapla...                 
-Ömer Hayyam


Alman Edebiyatından Seçmeler:




25 Mayıs 2018 Cuma

cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir (barking dog never bites)


FAHRİYE ABLA

 

Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,

Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.

Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,

Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!

Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen

Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla

Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye abla!

 

Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,

Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;

Güneşin batmasına yakın saatlerde

Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.

Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;

Bahçende akasyalar açardı baharla.

Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

 

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;

Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.

İçini gıcıklardı bütün erkeklerin

Altın bileziklerle dolu bileklerin.

Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;

Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.

Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

 

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,

En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.

Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,

Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?

Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;

Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.

Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla!

               -Ahmet Muhip DRANAS

 

NAMUS

aradım yıllardır seni her yerde,

bir türlü karşıma çıkmadın namus,

nihayet bir yerde rastladım ama,

utançtan yüzüme bakmadın namus...

 

yaklaşıp yanına dedim neredesin,

dedin ki yorulma gelmiyor sesin,

gayretleri boşa gitti herkesin,

kimseyi yanına sokmadın namus.

 

fazilet dediğin meğer masalmış,

namuslu görünmek kimlere kalmış,

zenginmiş, fakirmiş, halkmış, kralmış,

gördüm ki kimseyi takmadın namus...

 

ben senden ne saray ne ev istedim,

seni sevenleri sen sev istedim.

kıvılcım aradım alev istedim,

bir tek mumu bile yakmadın namus...

 

azizken gözümde sudan ekmekten,

yoruldum uslu dur yapma demekten!

yüzyıllardır namussuzluk etmekten,

bir türlü uslanıp bıkmadın namus...

            - Ümit Yaşar OĞUZCAN

 

Bestesini Arto Tunçboyacı'nın yaptığı Oğuzcan sözleri iğneleyici olduğu kadar günümüze de ışık tutuyor...

 


 

 

BİR GECE ANSIZIN GELEBİLİRİM

 

Bu kadar yürekten çağırma beni!

Bir gece ansızın gelebilirim.

Beni bekliyorsan, uyumamışsan,

Sevinçten kapında ölebilirim.

 

Belki de hayata yeni başlarım,

İçimde küllenen kor alevlenir,

Bakarsın hiç gitmem kölen olurum,

Belki de seversin beni kim bilir.

 

Kal dersen, dağlarca severim seni,

Bir deniz olurum ayaklarında,

Aşk bu özleyiş bu, hiç belli olmaz,

Kalbim duruverir dudaklarında.

 

Ya da unuturum kim olduğumu,

Hatırlamam belki adımı bile,

Belki de çıldırır, deli olurum,

Sana kavuşmanın heyacanıyla...

 

Aşk bu, bilinir mi nereye varır,

Ne durdurur özlemini, seveni...

Bakarsın ansızın gelebilirim,

Bu kadar yürekten çağırma beni.

            - Ümit Yaşar OĞUZCAN



 
 
YERLİ
 
YABANCI
 
Japanese Man : Hello is this the radio?
DJ : Yes what can i do for you?
Man : I would like to request a song.
DJ : What song would you like to request?
Man : Yamaha Yamaso.
DJ while checking his records
DJ : There is no such song.
Man : Yes there is. Here is the sample
 
---------------------------------------
 
 
 
İtaat – biat – ricat
----------------------------------
Akide: Bağlamak, sağlamlaştırmak, güçlü bir şekilde bağlamak, birbirine kenetlemek, birbirine sıkı sıkıya kaynaşmak ve tesbit etmek demek olan "akd"den gelmektedir.
Akd, aynı zamanda çözmenin zıttıdır.
 
Akide itikat eden kimse nezdinde şüphe sözkonusu olmayan hüküm demektir.
 
Dinde akide ise –amelin dışında kalan- ve kendisine itikad edilen (inanılan) şey demektir.
Allah’ın varlığına, rasullerin O’nun tarafından gönderildiğine itikad etmek gibi. Çoğulu ise Akaid’dir.
 
Özetle insanın kalbinden kesin olarak kabul ettiği şey ister hak, ister batıl olsun akidedir.
----------------



TAŞI TOPRAĞI ALTIN İSTANBUL





Cathedral of Light

 

Işığın Katedrali (1934)

1934 Nürnberg mitingi Adolf Hitler tarafından Avrupa'ya Almanya'nın ne kadar güçlü olduğunu göstermek için planlanmıştı. Bu yüzden miting olağanüstü ihtişamlı olmalıydı. Hitler miting akşamı için çılgın bir planı vardı. Savaş uçaklarına karşı kullanılan aşırı güçlü spot ışıkların hepsi dimdik yukarı döndürülecek ve ışık sütunları şeklinde bir görüntü elde edilecekti. Hava Kuvvetleri, Hitler'e bunun çok tehlikeli olduğunu, ordunun tüm kaynağını böyle bir gösteri için kullanmanın kendilerini çok savunmasız bırakacağını söylese de Hitler "Hepsini kullanın! Ne kadar çok kullanırsak stoğumuzda daha fazlası var zannederler" dedi. Öyle de oldu ve ortaya muazzam bir görüntü çıktı. Bu görüntü "Işığın Katedrali" ismiyle tarihe geçti.

 

 

Şeyh Bedrettin Destanı'ndan

 

Ortada

yere saplı bir kılıç gibi dimdik bizim ihtiyar.

Karşıda hünkâr.

Bakıştılar.

Hünkâr istedi ki:

bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,

son sözü ipe vermeden önce,

biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner

âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

Hazır bilmeclis

Mevlâna Hayder derler

mülkü acemden henüz gelmiş bir ulu danişmend kişi

kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,

«Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip halletti işi...

Dönüldü Bedreddine.

Denildi: «Sen de konuş.»

Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin baktı kemerlerden dışarı.

Dışarda güneş var.

Yeşermiş avluda bir ağacın dalları

ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.

Bedreddin gülümsedi.

Aydınlandı içi gözlerinin, dedi:

- Mademki bu kerre mağlubuz netsek, neylesek zaid.

Gayrı uzatman sözü.

Mademki fetva bize aid verin ki basak bağrına mührümüzü..

Yağmur çiseliyor,

korkarak

yavaş sesle

bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,

beyaz ve çıplak mürted ayaklarının

ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,

Serezin esnaf çarşısında,

bir bakırcı dükkânının karşısında

Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.

Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.

Ve yağmurda ıslanan

yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.

Serez çarşısı dilsiz,

Serez çarşısı kör.

Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü

Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

 -Nazım Hikmet Ran

 

Homeros 

Homeros Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı ozan. Batı edebiyatının ilk büyük eserleri kabul edilen İlyada ve Odysseia destanlarının yazarı veya derleyicisi olduğu kabul edilmektedir. Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşamış olduğu sanılmaktadır. 

Yaşamı hakkında çok az bilgiye ulaşılabilen Homeros'un adı Antik Yunancada “köle” anlamına geliyordu. Kendi zamanından 4 asır önce varolmuş Miken uygarlığına dair olayları olağanüstü detaylı anlatması, Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında yaşadığı rivayetine sebep olmuştur.  İngiliz bilim adamı George Thomson Tarih öncesi Ege adlı eserinde yaptığı incelemeler sonucunda Homeros'un doğduğu yer olarak en yüksek olasılığın Sakız Adası olduğunu belirtir.Sonra ise diğer bir yüksek olasılık olan Smyrna'ya (bugünkü adıyla İzmir) vurgu yapar. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır ki bu şüphenin sebebi İlyada ve Odysseia destanlarında kullanılan İon ve Aeolik diyalektlerin üslup farklılığıdır. Çoğu araştırmacı ise bu üslup değişikliğinin Homeros’un İlyada’yı gençliğinde Odysseia’yı ise yaşlılığında yazmasından kaynaklığına inanmaktadır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur. 

Yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan Edebiyatı'nı ve Mitoloji'sini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce'un Ulysses'i, İngiliz yazar Shakespeare'in Troilus ve Cressida'sı, Roma'lı şair Virgil'in Aeneid'i Homeros'un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendir. 

Antik dönem Anadolu ve Yunanistan'ında halk İlyada ve Odysseia'yı ezbere bilir, canlı bir ansiklopedi gibi içinde taşırdı. Askerlik, tıp, teknoloji, hukuk ve din bilgilerinin tamamının kaynağı bu kitaplardı. Homeros'un eserlerinin tarihi ve edebi değeri insanları iyi ve kötü olarak birbirinden net çizgilerle ayırmadan son derece gerçekçi ve kahramanların gerçek kişiliklerini derinliğine analiz etmesinden kaynaklanmaktadır.