4 Mayıs 2026 Pazartesi

Velis Modu

Patalya, kafes delisi 

Off the record, o bir radyo paraziti 

Salsan yolu bulamaz sahibi 

Velis velis velis 

NASA dinlemede Reis 

Şiirsel bocalama bu ses, bu eko 

Kafeste yankı, havada heves 

Velis’in kuzeni, Çipetpet pet… 

Kuş öter, zaman geçer 

İz bırakmaz, gelip geçer 

Çipetpet… pet… Velis… Velis… 

Kuş uçtu, ses sustu, 

Velis durdu, zaman durdu 

Sözü kaldı geride 

Çipetpet… pet… Çipetpet… pet…

3 Nisan 2026 Cuma

En Sert Darbe: Hayat


 “Karanlık çöker… ama pes etmeyen için her gece bir başlangıçtır.”

Gece ağır ağır iner…
Philadelphia’da serindir geceler,
Rüzgâr taşır eski bir hikâyenin derin sesini.
Bir gölgenin altında durur Rocky,
Yılların izi yüzünde,
Ama en büyük yara içindedir, görünmez kimseye.
Fısıldar kendi kendine,
“Kimse hayat kadar sert vuramaz…
bir isim düşer kalbine
Adrian… der… benim sevgili karım..
Ringin ışıkları yanar usulca,
Rocky bilir…
Dans etmek isteyen, parayı her zaman öder..
Yumruk gelir…
Rocky gözlerini kapar,
Ama Rock hâlâ ayaktadır.
En büyük galibiyet
Ne alkış ne unvan…
Düştüğün yerden
Tekrar ayağa kalkıp
Yoluna devam etmektir.

“Ve bilir Rocky…
Hiçbir savaş ringde bitmez.
İnsan, kendi gölgesini yendiği gün
gerçek zaferine kavuşur.”


29 Mart 2026 Pazar

GÖLGELERİN İÇİNDEN ADAM ÇIKMALI

 

“Sokağın yükünü çocuklar taşır sanırlar;

Oysa her acı önce bir annenin kalbine çöker.”

 

Dar sokakların yükünü omuzlarında taşır gençler;

Işığı az, gölgesi çok dünyada büyümeye çalışırlar.

Gölgelerden örülmüş dar bir sokak; duvarlarında paslı çığlıkların yankısı gezinir.

Yerde yırtık bir çizgi roman gibi duran çocukluk, Daltonlar misali savrulmuş hayallerin ardında kaybolur.

Kırık lambaların altında büyüyen yüzlere, kederin pası siner avuç avuç.

“Kader kısa, yol uzun” der herkes; ama herkes bilir ki karanlık, canın özünden ister borcunu.

Bir köşede kızıl bir cinayetin buğusu sürünür; gölgeler yer altında birbirine karışır.

Silahın dili hızlıdır, vicdanın dili yavaş—insanı en çok kendi sesi düşürür dize.

Dumanlı sokaklardan bir çağrı yükselir, fısıltı değil, tokat gibi çarpan bir ses:

“Gel, kolay para burada…”

Oysa kolay para, insanın kendinden çaldığıdır; izi geçmez, kokusu silinmez.

Mahalle suç değildir; suç insanın içinde açılan yarıktır.

Sokağı karartan dışarıdaki karanlık değil, içimizdeki siyahlıktır.

Bir kez düşersen o kör çarkın dişlerine, geri dönmek kör kuyudan göğe tutunmak kadar zordur.

Ama yine de bir ışık sızar bu çürük havanın arasından;

Gölgeleri yaran tek bir doğru adım, insanın kaderini yeniden çizer.

Çünkü kötülük uzaktan cesur görünür; en büyük korkuyu iyiliğin sessiz direnişinden duyar aslında.

On yedi bile değildir bazılarının yaşı; motor dumanlarının gölgesinde büyütürler karanlıklarını.

Boş gururlarını silah sanıp şehre korku salar, kendi çocukluklarını ateşe verirler.

Reşit bile olmadan “dünyayı ben kurdum” diye bakan gözlerle dolaşırlar ara sokaklarda;

Kendi adımlarının ağırlığını taşıyamazken karanlığın ağırlığına özenirler.

Zagor sanırlar kendilerini, Teksas diye bağırır hayalleri;

Tommiks edasıyla poz kesip Kızılmaske gibi susarlar karanlığa.

Ama bilmezler ki gerçek hayat çizgi roman değildir; bedeli kanla yazar geceler.

Gölgeler kahraman gösterir kendini; ama yiğitlik karanlığa özenmek değil, onun içinden bile doğru adam çıkarabilmektir.

Bir adım geri, bir adım ileri… Karanlık üstüne çöker ama yüreğini yenemez.

Sokak seni çağırır—fısıltısı serin, sözü keskindir;

Ama insan gölgesine değil, kendi ışığına tutunduğunda değer kazanır.

Çığlıklar diner, motor sesleri susar; kibir paslanır, silah sessizleşir.

Ve geriye tek bir soru kalır:

“Kimdin sen karanlık çağırdığında?”

Dar sokakların sert yüzünde büyüyen çocuk,

Oyun çağında omzuna yük biner;

Yokluğun gölgesinde üşüyen yürekler

Gücü yanlış yerde arayınca suça savrulur.

Sıcak bir söz bulamazken soğuk sokak sarar omuzlarını;

Biraz sevgi, biraz ilgi görse değişecek kader,

Ama payına düşen gölge, onu suçun sofrasına çeker.

Kırık bir evden çıkan çocuk,

Şehrin koyu karanlığına ortak olur istemeden.

Adam gibi adam olmalı…

Karanlığa değil, kendine meydan okumalı.

Gölgeler değil doğrular büyütmeli adımlarını; sokak çok konuşur,

Ama adamlık sessiz duruşta belli olur.

Silaha değil iradeye güvenmeli;

Kolay olana değil, zora yürümeli;

Çamura değil, hakikatin taşına basmalı.

Adam gibi adam olmalı—

Gerisi savrulur, gerisi unutulur, gerisi yalan…

Yalan…

Yalan…

Gölgeler dağılır bir gün;

Ama karakter, insanın ardında bıraktığı izdir.

Ve gece ne kadar büyürse büyüsün,

Doğru duran insan her zaman ondan daha büyük kalır.

Geceler sessiz değildir bu semtte;

Şehrin vicdanına bir gölge düşer.

Karanlık, en çok çocukların adımlarına takılır.

Büyümeden büyütülmüş çocukların açtığı yaralar

Ne isim taşır, ne adres;

Her zaman bir anne kalbine düşer ateş,

Ardında derin bir yara bırakır.

Dumanı kimsenin görmediği bir sessizliğe döner,

Taşınamaz bir yük olur.

Toprak soğur…

Ama en çok anneler üşür…

  

“En derin yarayı anneler taşır,

Suskun geceleri en çok anneler bilir.”





27 Mart 2026 Cuma

AYDINLIKTIR SONUMUZ!

 Bir tohumduk, filiz olduk,

Âlemlere bir iz olduk!
Yüz yıl yürüdük omuz omuza,
Cumhuriyetle biz olduk!

Yüz yıl!
Birlik bizim yolumuz!
Yüz yıl!
Aydınlıktır sonumuz!
Cumhuriyet,
Cumhuriyet,
Cumhuriyet’tir onurumuz!

Göklerde ses,
Yerde nefes;
Bir milletiz
tek yürek biz!

Yüz yıl ileri!
Yüz yıl neferi!
Cumhuriyet bizimle,
biz Cumhuriyetle!






Sessiz Bir Sınır: Hayır Diyebilmenin Hikmeti

 İnsan çoğu zaman başkalarına yetişirken kendinden uzaklaşır.

Gönülsüzce verdiği her “evet”, içindeki sessiz sese biraz daha gölge düşürür.
Oysa hayır diyebilmek, kabalık değil; insanın kendi varlığına gösterdiği en derin saygıdır.
Bu metin, sınır koymanın bir savunma değil, bir uyanış olduğunu; insanın, kendi sesini yeniden bulabilmesi için bazen bir adım geri çekilmesi gerektiğini anlatır.
Çünkü bazen en güçlü duruş, usulca söylenen bir “hayır”dır.

İnsan çoğu zaman kendi yorgunluğunu, başkalarının beklentileri arasında kaybeder.
Bazen evet dediğimiz şey, gönlümüzün çağrısı değil; sesimizi kısmaya alışmış bir nezaketin gölgesidir.
Böyle böyle içimizde biriken ağırlık, bize ait olmayan adımların izlerinden oluşur.

Oysa hayır demek, insanın kendine döndüğü ince bir kapıdır.
Gereksiz olanı bırakmak, Zen’de olduğu gibi yolu yalınlaştırır;
tasavvufta kalbi korumak, hangi kapıyı açacağını bilmekle başlar.
Hayır kelimesi, kabalık değil; insanın kendi özüne, zamanına ve ruhuna gösterdiği saygının en duru hâlidir.

Ve insan, sınırlarını koruyabildiğinde hafifler.
Bazen bir tek “hayır”, binlerce gönülsüz “evet”ten daha berrak, daha gerçek bir duruştur.
Çünkü kişi kendi iç sesini kaybetmediğinde, başkalarına da daha samimi bir “evet” sunabilir.




Tersine İsyan

 

“Bazı yolculuklar dışarıya doğru başlamaz.

İnsan önce kendi içindeki duvarları yıkar,

kendi karanlığına tutuşur, kendi ateşiyle aydınlanır.

Bu şiir, tersine dönen bir dünyanın içinde

tersine büyüyen bir isyanın sesidir.”

 

“Tersine akan nehir, yolunu kendi çizer.”

“Kendimi ateşe sürdüm de anladım, yıkılmakla başlar insanın dirilişi.”

 

 

İsyan! Yine yaktın içimi,

İsyan! Dİnlemem milletin sözünü,

İsyan! Döndü dünya tersine,

İsyan! Bitmez artık bu isyan!

İsyan! Gecem döndü gündüze,
İsyan! Umut düştü güneşe,
İsyan! Sığmadı yüreğimize…

İsyan! Kopardım zincirimi,
İsyan! Doldu da taştı sesim,
İsyan!
Dar geldi artık bu şehir,
İsyan! Durulmaz artık nehir.

İsyan! Yollara düştü gölgem,
İsyan! Rüzgâr vurdu yüzüme,
İsyan! Düşmedim, düşemem yine…

Nimetsin kutlu İsyan.

İsyan! Eğilmez başım,

İsyan! Sen varsan ben de varım.
İsyan! Yazıldı kader deftere…
İsyan! Sen varsın, ben varım yine.

İsyan! Adınla yeniden doğarım.






26 Mart 2026 Perşembe

Survivor 2026 / Zaferin Ritmi - Adaya damga vuran gol! Survivor Türkiye'de efsanevi an.

"Dominik kumları böyle bir gol görmedi! Nobre yazdı, Acun ve Ronaldinho izledi" 




#survivorturkiye #Survivor2026 #Geminisurvivor #acunmedya #nobre #acun #ronaldinho


Nihavend Kalmalısın

 


“Her gönül kendi makamında çalar; kimi hicazda yaralanır, kimi nihavend’de tamamlanır.”


Nihavend kalmalısın

Son sevgi olmalısın

Beni başa

Beni hicaza döndürme

Garip ayağı iflah etmez adamı…

-Ahmet KAYA


Nihavend kalmalısın,
Bir Şevkefzâ sabahında yüzün doğmalı üzerime,
Usûlün Hafîf olsun, dokunuşun Düyek…
Son sevgi değil yalnız,
Son karar perdesi olmalısın gönlümde.

Beni başa,
Beni hicâza döndürme;
Zira Hicaz, her geçkide kalbi burkan bir segâh karasıdır,
Her dönüşte içimi buran o eski fermanlı acıdır.
Bilirim, o makamda her nağme bir ah çeker,
Her ah, bir ömrü eksiltir.

Garip ayağı iflah etmez adamı…
Rast makamı gibi düz duramaz gönlüm;
Bir an Hüseynî’ye varır, bir an Kürdî’ye düşerim.
Sana tutununca ancak,
Sabâ sabahının serinliğini duyar içimdeki çöl.

Gel…
Bir taksim gibi ağır ağır yaklaş bana,
Perdeleri acele etmeden dolaş;
Zira bu yürek, çabuk çalınan şarkılara alışkın değildir.

Sen nihavend kal;
Ben, seni dinledikçe nihavendleşeyim.
Bir Murabba bestesi gibi, ağır fakat tam yerinde…
Ne eksik ne fazla.
Sana yazılmış bir güfte gibi yaşayayım seni.

Makamın yol olsun, usûlün nefes;
Tınım seyirle sana varırken,
Güfteme düşen üslubunda tamamlanayım.
Gel, son fasılda kalalım;
Karar perdemiz birbirine değsin, gece bitmesin.

Makamların insan hâllerine dokunduğu, her usûlün kalpte ayrı bir ritme dönüştüğü bir dünyada, bazen bir yüz, bir ses, bir iz; bütün bir fasıla bedel olur.

Bazı duygular nihavend bir susuşta saklanır, bazı acılar hicazın gölgesinde ağırlaşır.

Bu satırlar, bir mûsiki makamından ötekine savrulan bir gönlün, sonunda karar perdesini bulma arayışının hikâyesidir.

Bir nevi: kalbin kendi taksimi.

Bu şiir, insanın iç dünyasını bir fasıl düzeni gibi ele alıyor: inişleriyle çıkışlarıyla, makam değişimleriyle, kararsızlıkları ve karar perdeleriyle… Her duygu bir nağmeye, her kırılma bir geçkiye, her sükût bir usûlün içindeki boşluğa dönüşüyor. Aşk burada sadece bir his değil; bir seyir, bir yolculuk, bir icra üslubu. Kimi zaman hicaza dönen hüzün, kimi zaman nihavende sığınan huzur… Ve sonunda fark ediyoruz ki, insan kalbi de bir eser gibi tamamlanıyor: doğru makamda, doğru usûlde, doğru tınıyla. Şiir tam da bunu söylüyor — her gönül, nihayetinde kendi karar perdesini arıyor.

Klasik Türk mûsikisi, insan ruhunu yalnızca seslerle değil; ritim, makam ve seyir üzerinden kurduğu derin bir mimariyle anlatır. Makam, duygunun rengini belirler — Hicaz hüzne gömülü bir çağrı iken, Rast güvenli bir duruşu, Sabâ taze bir sabahı, Nihavend ise dingin bir iç çekişi taşır. Usûl, yani ritim örgüsü, bu duygunun nabzını tutar; bazen Hafîf gibi belli belirsiz bir nefes, bazen Düyek gibi düzenli ve kararlı bir yürüyüş olur. Ve bütün bu yapının içinde seyir, kalbin atacağı adımları gösteren görünmez bir yol haritasıdır: bir makamın nasıl başlayıp nasıl dolaşacağını, hangi perdeye yaslanıp nereye çökeceğini belirler.

Bu üçlü birlikte işlediğinde, ortaya sadece bir melodi çıkmaz; bir insan hâli ortaya çıkar. Bu nedenle her duygu bir makamda yankı bulur, her ritim o duygunun zamanını belirler. Şiirdeki iç dalgalanmalar da tıpkı bir fasıl gibi — değişen makamlar, tutuk ritimler, bekleyen geçkiler, sonunda kendi karar perdesine varan bir ruh hâlini anlatır.

Her makamın insanda ayrı bir iz bıraktığı bir fasıl yolunu birlikte dolaştık.
Sen okurken belki bir seyirde takıldın, belki bir usûlde kendini buldun, belki bir perdede durup içinden bir ah çektin.

Peki senin gönlünün makamı hangisi?
Hangi usûl, senin ritmini tutuyor?
Bir duyguya yaklaşırken ağır bir taksim mi seçiyorsun, yoksa hızlı bir geçkiyle mi atlıyorsun kendinden?
Hangi perdede karar kılıyorsun, hangi perdeden uzak duruyorsun?
Ve en önemlisi…
Sana göre “son fasıl” kiminle, hangi tınıda başlıyor?

Belki de şimdi sıra sende:
Kendi faslını, kendi karar perdeni bulmak için hangi makamdan başlayacaksın?


BU KIRLANGIÇLAR GİTMEMİŞLER MİYDİ?

-Sabret, boşluk da dolar elbet.

Giden gelen yok. Bir titreşimdir bu.
Durağan fulyanın üstünde arı
bir diyapozon gibi titremekte. Kırlangıç
tarihsizdir. Belleğim sarsılıp duruyor denizde.
Martı bir uçta kanat, bir uçta ses.
Ya sabah, ya öğle. Gemici ve bulut,
güneş ve yağmur kıl payı bir dengede.
Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz.
Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.

- Melih Cevdet ANDAY


Bu kırlangıçlar gitmemiş miydi—
belki de sabahın ışığıdır geri dönen.
Yoksa dönüyor mu gidenler,
kıl payı denge bozulmaya görsün.
Sabret, boşluk da dolar elbet.
Işık da iner seste.
Rüzgâr durulunca, ışık yeniden yerini bulur.



Adımı Duyacaksın

 Kendi gölgeme tutunamam,

eşiğinde duramam.

Ömrüm böyle geçecek,

bir buz parçası gibi eriyerek;

Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek.

Geride ne söz bıraktım, ne iz…

Sessizliğin kuytusunda bir gölgeyim şimdi.

Öylesine karanlık ki gecem,

kendi sesine yabancı kalmış evim;

Bir gün rüzgâr dönerse aynı vadiden,

belki bir yaprağın titremesinde

benim adımı duyacaksın.

Ve ben, geçip gitmek için değil artık,

bir veda borcuyla değil,

sana değmek için döneceğim.


I cannot cling to my own shadow, I cannot linger on any threshold. Melting like a fragment of ice… No one will know I lived or died. IN THE SHIVERING OF A LEAF YOU WILL HEAR MY NAME, AND I, NOT TO PASS THROUGH ANYMORE, TO TOUCH YOU I WILL RETURN. TO TOUCH YOU I WILL RETURN.



Rüzgar Türbinleri

 








19 Mart 2026 Perşembe

Bunu Herkes Bilir: Dünya Elbette Döner

 – Uçurtma rüzgârı bilir de yönünü bilmez.


Büyük el kumar açınca
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Mızıkmasın kimse; kartlar eşit dağıtılıyor.

Zardır bu;
herkese altı yüzü var.
Zarlar hileli değil —
tek yumurta ikizidir her olasılık.

Çoğu kez kaybetmek iyidir kazanmaktan;
Top her zaman beklenen köşeden gelmez.

Sizin bu konuda bakışınız
kaç amper?

Her şey zıddına döner.
Doğuya fazla giden batıya düşer;
Olasılık, görmek isteyene.

Zıtların birliği
çok can yakıcı tanrım!


Gününün nasıl geçtiği hiç önemli değil;
Eve her zaman başın dik olarak dön.

Patlatın çayları da içelim biraz.
Tevazuya varalım güvercin donunda.

Bir mıh bir nal kurtarsa da,
Bir nalın bir mıhı kurtardığı
vaki değildir.

Kutsal uskumru bu, Kaptan.
Gaz, frene çok yakın.

Bunu herkes bilir.

Beyne şerbet,
kalbe kezzap dökülür.
Yürek yanar…
Ciğer de.

Sen sonunu sorgula.
Yürekten gelen yüreğe gider;
Gelmeyen ırağa gider.

Çalmayı bilirsen kapı açılır.

Gemilere haber ver —
Alev aldı liman.

Yolu yok artık;
Yel değirmenleriyle dövüşeceğiz.

Güzel atlar
tersine yarışacaklar…


Boş ver, dünya döner nasılsa;
Her şey düzelecek derler sabah haberlerinde;
Gülersin refleks işte —
Biz de güleriz mecburiyetten.


Dünya döner; insan döndüğünü sanır.
Oyun çoktan kuruludur, eşitlik yalnızca masanın süsüdür.
Hakikat konuşmaz; biz gülerek üzerini örteriz.
Herkes bilir ama kimse yüksek sesle söylemez.



18 Mart 2026 Çarşamba

Hepimiz Bir Okyanusun Dalgasıyız


           Akışa kapılan değil, akışla uyumlanan yorulmaz.

Kendi merkezimizi korurken akışla uyumlanmak, kaybetmek değil;

 sürtünmeyi azaltmaktır. 

      Sevgiyle atılan her ilmek, akışla kendiliğinden bağ kurar.

Zarafet kalıcıdır.

 Ne kadar çok itersek, kapı o kadar ağırlaşır.

Kendi akışını korurken başkasının akışına saygı duymak:

 işte gerçek olgunluk.


Hepimiz sonsuz bir okyanus gibiyiz.

Hangi birimizi çalkalasak, mutlaka bir yerde bir yakamoz belirir.
Henüz yakamoz görünmemesi, akışın kanununda onun hiç doğmayacağı anlamına gelmez.

Akıntıya karşı sumo güreşi yapmanın gereği yok;
totalde hep kaybederiz.
Zira cüzî irade, küllî iradenin önünde daima eğilmiştir ve eğilecektir.

Bazen yapmamız gereken tek şey, eşiğe durup olanı algılamaya çalışmaktır.
Olanı değiştiremeyiz.
Sadece ondaki maksadı hissedebilir,
ve onunla aynı frekansta titreşebiliriz.

Seyrani boşuna dememiş:
“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş.”

Dipnot olarak:
Charles Bukowski’nin mezar taşında “Don’t Try” yazar.
Boşuna söylememiştir.
Uyarısına kulak verelim;
zorlamayalım, akalım.

Live and let live düsturuyla…

Bir şairin dediği o hınzır cümleyi de unutmayalım:
“Hayat kısadır kuzucuklarım,
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

17 Mart 2026 Salı

Pembe Panter: Sessizliğin Bu Kadar Komik Olabileceğini Kim Bilirdi?

 

“Param, param, param param param…”

Bu melodiyi duyduğunda aklına hâlâ sadece Napolyon

geliyorsa, üzgünüm ama bu yazıyı okuma. Çünkü biz bugün hayallerin, maceraların ve çocukluğumuzun parlak pembe evrenindeyiz.
(Üstelik Tommiks’in atının adı Napolyon falan değildi. Hâlâ şaşıranlar oluyormuş…)

Pembe Panter’in hikâyesi 1963’te başladı. Blake Edwards bir film çekelim dedi, Peter Sellers ortalığı birbirine katsın dedi, jenerikte de şöyle tatlı mı tatlı, zarif mi zarif, “Ben konuşmam, sadece yürürüm ve herkes bana güler” diyen bir yaratık olsun dedi… İşte Panter böyle doğdu.

Aslında tek işi filmin jeneriğini süslemekti ama o kadar karizmatikti ki, sahne ışıkları Peter Sellers’ı bile zor buluyordu. Jenerikte doğdu, kalbimize yerleşti, ekranlarda kalıcı oldu.

Yaratıcısı Friz Freleng, Pembe Panter sayesinde tam beş Oscar kazandı. Pembe Panter:
✔ konuşmaz,
✔ bakar,
✔ yürür,
✔ ve Oscar kazandırır.
Hepimize böyle arkadaşlar nasip olsun.

Panter’in konuşma konusuna gelelim… Bu arkadaş sessizliğin ekmeğini yiyor. Yalnızca Sink Pink isimli kısa filmde, “İnsanlar niye hayvanlara daha fazla benzemiyor?” diye hafif felsefi bir çıkış yaptı. Muhtemelen kendi sorusuna tatmin edici bir yanıt alamadı ki, bir daha hiç konuşmadı.

Pembe Panter’in cinsiyeti de yıllardır tartışma konusu. Çoğu kişi “erkektir” diyor; ama Meksika ve İspanya gibi ülkeler hiç oralı olmadan “La Pantera Rosa” deyip onu dişi ilan etmiş durumda. Panter bu ya; canı isterse pembe olur, isterse cinsiyetsiz. Bizim ne düşündüğümüzün bir önemi yok.

Panter’in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni elbette Peter Sellers. Müfettiş Clouseau’nun sakarlığını, zekâsını, saçmalıkla deha arasındaki o kaçınılmaz salınımını izlemek bir tür terapiydi. Clouseau’nun uçağı kaybolup ortadan yok olduğu Trail of the Pink Panther, Sellers’ın son filmi oldu. Adam çekimler sırasında hayatını kaybetti, senaristler de “Ee biz şimdi ne yapacağız?” diyerek karakteri kaybolmuş ilan etti. Açık konuşalım: Clouseau bile bunu becerirdi.

Kato konusunu es geçmek olmaz…
Müfettiş Clouseau'nun “formda kalma” yöntemi, evde beklenmedik zamanlarda üzerine atlayan bir uşak ile dövüşmekti. Spor salonuna üye olmaya gerek yok, Kato varsa yeter!

Pembe Panter, yıllardır her neslin hayal dünyasında kendine yer açmayı başardı. Bazen Hollywood’da bir filmde karşımıza çıktı, bazen bir çizgi filmde sakince yürürken bulduk onu.
Ne yaparsa yapsın hep zarif, hep cool, hep… pembe kaldı.

Belki de Pembe Panter’i bu kadar sevmemizin nedeni bu:
Çocuk kalmak için bize bir bahaneye dönüşüyor.
Bir pembe çizgi bile bizi yıllar öncesine götürebiliyor.

Çünkü bazen deseni oluşturan bir parçaysan, bütün resmi görmek gerçekten zor.
Ama Pembe Panter devreye girince, resmin komik tarafı bir anda ortaya çıkıyor.






-OM-

 

İçe açılan bir kapıdır.

Söz çoğalmaz; azalır.

Her dize bir nefes,

her nefes bir hatırlayıştır.

Hakikat gürültüyle değil,

sessizlikle duyulur.


Sisleri dağıt.
Hakikati gör.

Tohumda bir öz var;
içinde orman.

Lotusun kalbi atar.
“Biz” oradan doğar.

Sisleri dağıt.
“Ben” deme; biz de.

Değişen sensin.
Hakikat yerinde.
Dünya döner;
sen merkezde.

“Ham idim, piştim, yandım.” de..

Dönüşü tamamla.
Kendini bul.

Kutup yıldızı gibi
sabit kal.

Unutma, her dönüş

yeni bir başlangıç.



 

12 Mart 2026 Perşembe

ÇİFT ÇENTİK

 

                                  “Oyun tahtada değil, şahın aynadaki aksinde biter.  

                                    Şah düşerse hakikat de biter.

                                    İki dikey çizgi arasında saklı bir ihtilal; biri vuruş,

                                    diğeri sonsuz yankı... 

                                    Son  karar daima sessizce yürüyen şahındır: 

                                    Rex Nunquam Moritur.


Sessizlik, tahtanın en ağır taşıdır şimdi.

Gözle görülmeyen bir hat çekilir ufka,

Vezirlerin feryadı, atların kişnemesi diner.

Zaman, iki dikey çizgi arasına sıkışır;

Biri vuruştur, diğeri yankı.

 

Kimsenin beklemediği o uğultu,

Bir feda değil, bir ihtilaldir.

Taşlar yer değiştirmez aslında;

Sadece hakikat yerini bulur.

İki ünlem; bir uçurumun kıyısında

Kendi gölgesini seyreden bir devdir.

 

Hesap kitap biter,

Mürekkep kurur,

Tahta susar.

Çünkü o iki çizgi indiğinde;

Artık ne hamle kalmıştır,

Ne de geri dönecek bir zaman.

Şahın aynadaki aksine

son bir selamıdır kalan. 






11 Mart 2026 Çarşamba

ŞAH MAT

 


ŞAH MAT

 

-“Piyonların arasında sessizce yürüyen bir şahın hikâyesi.

Her hamle bir izdir; hayat daima tahtada yazılır.

Görebilen kazanır; anlayan yaşar.

Hiçbir yenilgi son değildir.”

Hayatta her taş düşebilir…
Ama şah feda edilmez.
Şah düşerse oyun biter.

Şah sende saklı öz benliktir.
Şah mat olursa her şey biter;
meydan piyonlara kalır.

İki ünlem yeter—
şahı mat eder.

Düşün, bil, gör.
İki ünlem yeter;
dünya tersine döner.

Her taş düşer…
Yeter ki şah düşmesin.

Her taşı feda,
şaha can feda.

Şah düşerse oyun biter.
Tahtaya iki ünlem iner;
meydan piyonlara kalır…

22 Şubat 2026 Pazar

Tekâmülün Şiiri – III

Olgunluğa erememiş bir çelebiyim kimi zaman;

Tekâmül kapısında bekler yüreğim.

Eşiğe varır da geçemem çoğu kez,

Yarım kalır adımım,

Ateşe düşmez korum;

Savrulur acemi yüreğim.

Değişir insan, değişir dünya;

Hakikat hep aynı kalır.

Menziline varamayan dervişim kimi zaman;

Menzilim yol yol olur.

Arayan, aranan olur.

Hatta yürüyen bir insanım, yavaş yavaş;

Cana gelen, bana gelsin derim

Aynı yolda yürür, başka bir ben olurum.

Dökülür yüküm, güneş görür yeni hâlim


 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Marmaris’ten Asenkron Bir Masaj Hatırası


 Marmaris’te üçlü bomba patlamıştı geçen haftalarda; belki bu kez bombayı ben patlatırım diye yola düştüm. Tesis güzel, yemekler güzel, deniz güzeldi. Her şey yerli yerindeydi ama yine de sanki bir tutam baharat eksikti. Ruhsal voltajı biraz yükseltmek için bir randevu aldım ve Bali masajına gittim.

Spa, bir tapınak gibiydi: dört bir yanından su çağlayanları, sütunlar, taş oymaları, sarkıt-dikitler, binbir çeşit bitki… Babil’in Asma Bahçelerini andıran bir ihtişam. Taylandlı masözlerin sessizliği, ortamın ritüel kokusu, tütsüler ve loş ışıklar… Bir an, şamanların kapılardan çıkıp eski bilgileri fısıldayacağını sandım; içim ürperdi, tatlı bir titreme dolaştı. Sessizliğin içinde danışmada sorduğum soru mermerlere çarpıp yankılandı: “Tam kapsam nedir? Rahatlama paketinde neler var?” Görevli, kurumun yüksek standardını vurgulayan kibar ama net bir tonla, “Sunduğumuz hizmet içeriği burada” diyerek küçük bir ahlak ve prosedür dersi verdi. Peştamal, bornoz, terlik ve soyunma dolabının anahtarı da eşlik etti.

Soyunma odasında sol köşedeki kübik dolaplara yöneldim. Azıcık inatçı çıkan kapağı sonunda açtım; peştamal, terlik ve bornozu kuşandım. Tam çıkarken iki Alman girdi içeri. Onlar da geleneksel refleksle dolaplara saldırdılar, bu kez sağ taraf. İki metrekarelik odada politik değil ama polarize olmamıza ramak kalmıştı. Dolaplar onlara da naz yaptı tabii. Yardımcı olmak istedim; anahtarın üzerindeki silik yazıyı adeta “psişik” güçlerle okudum ve kapağı açtım. Minnettar bakışlarla teşekkür ettiler; içlerinden biri “sen uzmansın” dedi. Daha beş dakikadır içerideydim; uzmanlık sertifikamı erkenden almış gibi hissettim. Ayaklarım yere daha bir sağlam basmaya başladı.

Masözün peşine huşu içinde yürüdüm. Yol üzerinde kapalı havuzlar, saunalar, dinlenme salonları, hamamlar, duşlar, meyve suyu çeşmeleri… Kafamda buhurdanlıklar, aromatik yağlar, kızgın taşlar, ipeksi yastıklar dolaşıyor; mor ışıkların altında “el değmeden” bir dinginliğe teslim olmayı bekliyordum. Süslü bir kapı açıldı ve… dışarıdaydım! Kısa bir şaşkınlığın ardından merdivenlerden terasa çıktık. Çardak altında iki bambu masaj yatağı, bir yanda yüzü koyun yatarken başın yerleşeceği halkalı bir bölüm, diğer yanda bambu yastık. Gösterilen yere uzandım. Karşımda deniz, sağım solum yeşil; ambiyans muhteşem.

Bir saat süren masajda bedenimin gerginliğinin yumuşadığını hissettim. Masöz, profesyonel ve saygılı dokunuşlarla çalışıyor; ben ise içimden geçen küçük atraksiyonları dışarıya taşırmadan, bu ritmi bozmadan, manzaranın sükûnetine kapılıyordum. Bitti dedi ansızın; ufak bir hayal kırıklığı. Meğer asıl sürpriz masaj yatağından kalkınca: terasın arka tarafı yürüyüş yoluna açılıyormuş. “Sergi alanında gevşeme” konseptine dönüşmeyelim diye içimden güldüm; umarım istenmeyen karelere malzeme olmamışımdır.

Sedir Adasını göremedim ama masajı aldım ya, o da yeter. Anatole France der ki: “İlk kez ata binmenin ne anlamı kalırdı, anlatamadıktan sonra.” Ben de “İlk kez Kuşadası’na gitmenin ne anlamı var, yaz(a)madıktan sonra?” diye mırıldandım kendi kendime; araya bir şakşuka kadar Akdeniz lezzeti sürdüm.

Bir şiirde Nilgün Marmara acıyla ve pişmanlıkla fısıldar: “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” Belki de yolculuk, gerçekte hiç varamadığımız o iç evin adı. Öyleyse kendimizden gidene kadar gurbete devam.

Gecenin ilerleyen saatlerinde DJ Serkan yüksek volümden remix’i veriyor kulaklarımıza:
“Gide gele arıyorum ama aşk bile yok… Sağa sola atıyorum ama zar bile yok…”
Bazen şehirlerin bize çaldığı şarkılar, içimizdeki uzun susuşları kısaltır. Bazen de Albert Camus’nün dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Hayat böyle işte; top beklemediğin yerden gelir, masaj yatağı beklemediğin terasa kurulur, plan beklemediğin anda dağılır. Biz yine de oyuna devam ederiz.

Sedir Adası’nı göremeyişim, içimde küçük bir boşluk bıraktı. Ama belki de kaçırmalar insanı insana yaklaştırır:

Sevgilim,
Mutlaka görmelisin demişlerdi Sedir Adası’nı;
Bak, kaçırdım bu fırsatı.
Ben zaten hayatı kaçırdım;
Sedir Adası dediğin kaç eder?
Ben seni kaçırdım, Sevgilim.
Sen benim için kaç Sedir Adası edersin, bilir misin?
Yazmaya kalksam hiçbir hesap makinesinin dijiti yetmez.
Sen yine bilmezden gel;
Ben hayatta kalmanın bir yolunu bulurum nasılsa.
Yarılsa da ömrüm, geçen her saniyesinde
Kâğıt üzerinde de olsa görecek günlerim var geride.

Marmaris tatili geride kaldı; işe dönme zamanı. Back Street Disco’daki sahne şovları, clubber havalarım ve “çakkıdı” danslarım bir sonraki yazının konusu—detaylı, inceden inceye, çerez tadında hikâyeler Keten’den.

Araya bir not iliştireyim:
Katısıyla, sıvısıyla, hayatım yüz numara olmuşsa bende mi hata?
Göbekten bağlanmışım şanssızlık çemberine; dön baba dönelim, varamadan hedefe.
Öte dünyadan gelmiş darbe; dünyevî imkânlar olur mu çare?
Ayurveda, Reiki şart; biraz da kurşun döktürelim.
Yüz numaralık düzelme… Ben yine de beklemem.
Bir nebze çıksa burnum yeter; gönlüm toktur benim.
Metafiziksele fiziksel hiç olur mu çare?
Psişik mesele bunlar; adamı doğuştan yoğuran kalıplar…
…dermiş Keten, ve sessizce söyler içinden.

Giderayak Osman Namdar’ın rüzgârı kulağımdan geçiyor:

Geçip gideceğim; üveyiklerle, kekliklerle,
Bir kertenkeleyle çalılar arasından.
“Geçti,” diyecekler, “Geçti!” Bir hışırtı, bir ses,
Bir otun bir ota sürtünmesidir kalacak olan.

Ve Yılmaz Erdoğan’ın yüreğe değen o yalın çağrısı, tatilin ardından bir iç dilekçe gibi:

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?

Yol dediğin, bazen bir spa terasında rüzgâr; bazen kaçırılmış bir ada; bazen kulaklığında çalan bir remix. Kimi zaman iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşsan da, asıl mesele döneceğin evi yeniden yazmak. Ben yazıyorum; gerisi, beklemediğimiz köşeden gelen topun hediyesi.

6 Şubat 2026 Cuma

Delos’lu Dalgıç Der ki “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


erikli-mecidiye (saros körfezi) anısı

 

-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

Denizin insanı çağırdığı anlar vardır; ne ses duyarsınız ne söz, ama içinizde derin bir yer, suyun altındaki başka bir dünyaya doğru çekilir. İşte Saros’a doğru yola çıktığımız o uzun gecede hepimiz aynı sese kulak vermiştik: “Asıl olan derinlerdedir.”

 

Şehrin dar sokaklarından kopup Erikli’nin sessizliğine varana dek, yolculuğumuzun nereye değil, neye dönüşeceğini düşünüyorduk. Yanımızda yalnızca gerekli eşyalar değil; merak, hafif bir tedirginlik ve denizin altındaki yaşamın sırlarına karşı çocukça bir heyecan vardı.

 

Sabahın ilk ışıklarıyla Mecidiye’deki tekneye geçtiğimizde, güvertede kendine has bir ritim hâkimdi. Kimsenin görmediği ama herkesin hissettiği bir düzen… Suya inenler ve çıkanlar, hazırlanıp bekleyenler, dalış ekipmanlarıyla sessiz bir töreni andıran hazırlıklar… Sanki tekne, bir laboratuvar değil de yaşayan bir organizmaydı.

 

Derken, uzak bir anının içinden gelmiş gibi, Kaptan Cousteau’nun hayali ağır ağır beliriverdi suyun üzerinde. Yanında, yılların bilgeliğini omuzlarında taşıyan Calypso… Ne suyu yardılar ne de gölgeleri bozarak yaklaştılar; onların gelişi, denizin hafızasının bize dokunuşu gibiydi.

 

Cousteau, sanki “Dalıyorsun ama nereye indiğini biliyor musun?” der gibi başıyla selam verdi.Calypso ise dalgaların üzerinde bir süre durdu; sonra yalnızca bir hatıraya dönüşür gibi silinip gitti.

Gün boyu teknede ritim hiç bozulmadı. Derine inenler her geri dönüşlerinde değişmiş görünüyordu; sanki her dalış, insanın kendisiyle temas ettiği bir eşikti. Dalış eğitmenlerinden biri, yüzeye çıktığında “Bir üst seviyeye çıktım,” dediğinde, bunun yalnızca teknik bir seviye değil, ruhsal bir yükseliş olduğunu hissediyorduk.

 

Teknenin önünde acil durumlar için dolu tüp sallandırıyorlar. Dalgıçlar için hayati önemde bir dost. Düşünüyoruz keşke hayatın kendisi de böyle olsa… Zorlandığımızda koşup sarılabileceğimiz bir “acil durum tüpü” olsa.

 

Öğleye yaklaşırken dalıştan dönenlerin teninde tuzla birlikte derinliğin bilgisinin de parladığı görülüyordu. Kimse bunu kelimelere dökmüyordu ama hepimiz aynı duyguyu taşıyorduk: Suyun altında yalnızca balıkları değil, kendimizi de görüyorduk.

 

Akşamüstü geldiğinde Saros’un rengi ağırlaşıyor, gökyüzü suyun üzerinden bize son bir ışık çizgisi bırakıyordu. Gezinin bitmekte olduğunu biliyorduk, ama içimizde başka bir şey yeni başlıyordu.

Dalışın öğrettiği en temel şey şuydu:

 

Gördüklerin, görmediklerinin küçük bir parçasıdır.

Tekne kıyıya yaklaşırken, denizin hafifçe yükselen sesiyle rüzgâr birleşti. O sesin nereden geldiğini bilmiyorduk ama şöyle diyordu sanki:

 

“Derinlik bitti sanma. Asıl yolculuk şimdi başlıyor.”

 

Biz döndük. Saros sustu. Ama içimizde bir şey hâlâ dalmaya devam ediyor.

Delos’lu Dalgıç Der ki: “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


Erikli–Mecidiye (Saros Körfezi) Anısı


-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

 

Özgürlüğün de bir kondisyonu vardır; idmansız bırakıldığında insanın ruhu ağırlaşır. Belki de bu yüzden, dalışa karşı içsel bir çağrı duyanlardan biri su altının tanıdık ama her defasında yeniden şekillenen dünyasına dönme ihtiyacı hissediyordu. Bu kez, biz de “nondiver” olarak davet edilmiştik; bilmediğimiz bir ekosistemi yakından görecek, temel teorik bilgileri öğrenecek ve ilk keşif dalışımızı—Discovery Dive’ımızı—gerçekleştirecektik.

 

Dahası, su altındaki küçük canlı kolonilerinin nasıl beslendiğini, nasıl hareket ettiklerini, işbirliği sistemlerini, kendi aklımızın sınırlarını zorlayan o girift düzenlerini gözlemleyecektik. Böylesine zengin bir amaç çevresinde toplanınca düşünmek için bile zaman ayırmadan yola çıkmaya karar verdik.

 

Programın kendisi neredeyse bir belirsizlik manifestosu gibiydi: Toplanma saati muğlaktı, kalınacak yer belirsizdi, kimlerin geleceği tam bilinmiyordu. Her an yeni bir sürprize gebeydi; belli ki hafta sonumuz, adını tam koyamadığımız sürprizlerle dolu bir okyanusa dönüşecekti.

 

Gece yarısında buluşma noktasına vardığımızda, henüz hiçbir hareket yoktu. Dakikalar geçtikçe içimizde sinüzoidal bir panik dalgası yükseldi. Neyse ki ilk gruplar görünmeye başlayınca o dalga sakinleşti. Dalış setlerinin stok kontrolü yapıldı: BCD’ler, regülatör–octopus üniteleri, SPG’ler, 5 mm wetsuit’ler, open-heel paletler, ayarlanabilir ağırlık sistemleri, maskeler, şnorkeller, DSMB’ler… Personel listeleri eşleştirildi ve sonunda İstanbul’da hesap kapanışı yapılıp rotamız Saros’a çevrildi.

 

Dendiğine göre Erikli’de konaklayacak, sabah 08:15’te kahvaltıdan sonra Mecidiye’den kalkan dalış teknesine binecektik. Uykusuz gözlerle yol boyunca “Saros” tabelası aradım; ama yoktu. Meğer Saros diye bildiğimiz şey karmaşık bir coğrafi hayaldi—Erikli, Mecidiye, İbrice vardı; irili ufaklı koylar vardı; ama “Saros” denen şeyin kendisi adeta görünmez bir üst başlıktı.

 

Otele varıp eşyaları bırakır bırakmaz çöktük yatağa. Sabah çalar saat çalmasa dalışı kaçıracaktık. Kahvaltıdan sonra Mecidiye’ye vardığımızda tekne çoktan taşmıştı; üst güvertede güneşçiler, alt katta dalıcılar, her yerde hareket vardı. İnsanlar adeta elektron gibi davranıyor, hızları ve konumları aynı anda kestirilemiyordu. Biz ise birkaç stratejik noktaya çekirdek kararlılığında sabitlenerek kütle çekiminden uzak durmaya çalışıyorduk.

 

Dalış sporu yıllar içinde bir sistemler bütünü hâline gelmişti:

 

  • Buddy sistemi,
  • “BWRAF” buddy-check prosedürü (BCD–Weights–Releases–Air–Final OK),
  • Regülatör sistemi,
  • Basınç ve güvenlik planlamasını belirleyen No‑Deco limitleri,
  • Emniyet beklemesi (5 metre/3 dakika),
  • Yıldız seviyeleri

 

Bunları öğrenmeden dalışın kapısı aralanmıyordu. Masken su alırsa nasıl temizleyeceğini bilmezsen panik yapardın. Octopus ağzından çıkarsa nefesin kesilirdi. Ağırlık kemerin yanlış ayarlanmışsa batamaz veya aşırı batardın. Dalış bilgisayarını kullanmayı bilmezsen deko sınırını kaçırabilirdin.

 

Teknede olan biteni izlerken herkesin kendine özgü bir dalış hâli vardı. Kimi sürekli “palet” arıyor, kimi dalış sonrası su atımı için teknede bağlanan plastik duşun altında tuzdan arınıyordu. Birileri sürekli tüpleri dolduran kompresörün vınlaması arasında sırtına yeni tüp takıyor, bir diğerinin BCD’si askıya asılıyor, bir başkası wet­suit’inin fermuarını çektiriyordu. Yeni başlayanlardan biri, dokularındaki çözünmemiş gazların oluşturduğu tuhaf baskıyla ne yapacağını bilemiyor, gözleri boş bakıyordu. Görünen oydu ki herkes kendi kişisel deko tablosunu ruhunda taşıyordu.

 

Bir ara teknenin ön tarafında “acil durum tüpü”nün hafifçe sallandığını fark ettim. Su altında nefesi tükenen biri için hayatın ta kendisiydi o. İçimden geçirdim: Keşke yaşamda da böyle acil durum tüplerimiz olsa—daraldığımızda koşup tutunabileceğimiz bir şey.

 

Gün ilerledikçe tuz, heyecan ve azot karıştı birbirine. Dalgıçlar denizden çıktıkça teknede yayılan sessiz bir huşu vardı; herkes suyun altında kendine ait bir şey bulmuş gibi görünüyordu. Bense bir elimde çay, bir elimde sigara, belimde onluk ağırlık kemeriyle “Şuradan atlasam acaba kaç saniyede dibi görürüm?” diye dalgın dalgın hesap yapıyordum.

 

Akşamüstü yaklaşırken Saros’un rengi ağırlaştı. Dalışın bitmeye yakın olduğunu anlamak için dalıcı olmaya gerek yoktu. Sırtımızdaki yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın hafifliği, tuzla karışık rüzgârla birlikte üzerimize çöktü. Nehir yatağında akıp gider gibi bir güzel anıyı daha yanımıza aldık.

 

Bir dahaki sefer, ilk gerçek dalışımı yapacağıma kendi kendime söz verdim. Belki temmuzda, belki başka bir zamanda… Ama mutlaka yine dalacaktım.

Bu bölgede dalış yapılıyor; o yüzden çapayı izinsiz atmayalım. Teknenin altı yosun tutmadan devam edeceğiz yola. Çünkü suyun altındaki görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest kadar büyük kalır.

Koniçiva.