26 Mart 2026 Perşembe

Nihavend Kalmalısın

 


“Her gönül kendi makamında çalar; kimi hicazda yaralanır, kimi nihavend’de tamamlanır.”


Nihavend kalmalısın

Son sevgi olmalısın

Beni başa

Beni hicaza döndürme

Garip ayağı iflah etmez adamı…

-Ahmet KAYA


Nihavend kalmalısın,
Bir Şevkefzâ sabahında yüzün doğmalı üzerime,
Usûlün Hafîf olsun, dokunuşun Düyek…
Son sevgi değil yalnız,
Son karar perdesi olmalısın gönlümde.

Beni başa,
Beni hicâza döndürme;
Zira Hicaz, her geçkide kalbi burkan bir segâh karasıdır,
Her dönüşte içimi buran o eski fermanlı acıdır.
Bilirim, o makamda her nağme bir ah çeker,
Her ah, bir ömrü eksiltir.

Garip ayağı iflah etmez adamı…
Rast makamı gibi düz duramaz gönlüm;
Bir an Hüseynî’ye varır, bir an Kürdî’ye düşerim.
Sana tutununca ancak,
Sabâ sabahının serinliğini duyar içimdeki çöl.

Gel…
Bir taksim gibi ağır ağır yaklaş bana,
Perdeleri acele etmeden dolaş;
Zira bu yürek, çabuk çalınan şarkılara alışkın değildir.

Sen nihavend kal;
Ben, seni dinledikçe nihavendleşeyim.
Bir Murabba bestesi gibi, ağır fakat tam yerinde…
Ne eksik ne fazla.
Sana yazılmış bir güfte gibi yaşayayım seni.

Makamın yol olsun, usûlün nefes;
Tınım seyirle sana varırken,
Güfteme düşen üslubunda tamamlanayım.
Gel, son fasılda kalalım;
Karar perdemiz birbirine değsin, gece bitmesin.

Makamların insan hâllerine dokunduğu, her usûlün kalpte ayrı bir ritme dönüştüğü bir dünyada, bazen bir yüz, bir ses, bir iz; bütün bir fasıla bedel olur.

Bazı duygular nihavend bir susuşta saklanır, bazı acılar hicazın gölgesinde ağırlaşır.

Bu satırlar, bir mûsiki makamından ötekine savrulan bir gönlün, sonunda karar perdesini bulma arayışının hikâyesidir.

Bir nevi: kalbin kendi taksimi.

Bu şiir, insanın iç dünyasını bir fasıl düzeni gibi ele alıyor: inişleriyle çıkışlarıyla, makam değişimleriyle, kararsızlıkları ve karar perdeleriyle… Her duygu bir nağmeye, her kırılma bir geçkiye, her sükût bir usûlün içindeki boşluğa dönüşüyor. Aşk burada sadece bir his değil; bir seyir, bir yolculuk, bir icra üslubu. Kimi zaman hicaza dönen hüzün, kimi zaman nihavende sığınan huzur… Ve sonunda fark ediyoruz ki, insan kalbi de bir eser gibi tamamlanıyor: doğru makamda, doğru usûlde, doğru tınıyla. Şiir tam da bunu söylüyor — her gönül, nihayetinde kendi karar perdesini arıyor.

Klasik Türk mûsikisi, insan ruhunu yalnızca seslerle değil; ritim, makam ve seyir üzerinden kurduğu derin bir mimariyle anlatır. Makam, duygunun rengini belirler — Hicaz hüzne gömülü bir çağrı iken, Rast güvenli bir duruşu, Sabâ taze bir sabahı, Nihavend ise dingin bir iç çekişi taşır. Usûl, yani ritim örgüsü, bu duygunun nabzını tutar; bazen Hafîf gibi belli belirsiz bir nefes, bazen Düyek gibi düzenli ve kararlı bir yürüyüş olur. Ve bütün bu yapının içinde seyir, kalbin atacağı adımları gösteren görünmez bir yol haritasıdır: bir makamın nasıl başlayıp nasıl dolaşacağını, hangi perdeye yaslanıp nereye çökeceğini belirler.

Bu üçlü birlikte işlediğinde, ortaya sadece bir melodi çıkmaz; bir insan hâli ortaya çıkar. Bu nedenle her duygu bir makamda yankı bulur, her ritim o duygunun zamanını belirler. Şiirdeki iç dalgalanmalar da tıpkı bir fasıl gibi — değişen makamlar, tutuk ritimler, bekleyen geçkiler, sonunda kendi karar perdesine varan bir ruh hâlini anlatır.

Her makamın insanda ayrı bir iz bıraktığı bir fasıl yolunu birlikte dolaştık.
Sen okurken belki bir seyirde takıldın, belki bir usûlde kendini buldun, belki bir perdede durup içinden bir ah çektin.

Peki senin gönlünün makamı hangisi?
Hangi usûl, senin ritmini tutuyor?
Bir duyguya yaklaşırken ağır bir taksim mi seçiyorsun, yoksa hızlı bir geçkiyle mi atlıyorsun kendinden?
Hangi perdede karar kılıyorsun, hangi perdeden uzak duruyorsun?
Ve en önemlisi…
Sana göre “son fasıl” kiminle, hangi tınıda başlıyor?

Belki de şimdi sıra sende:
Kendi faslını, kendi karar perdeni bulmak için hangi makamdan başlayacaksın?


BU KIRLANGIÇLAR GİTMEMİŞLER MİYDİ?

-Sabret, boşluk da dolar elbet.

Giden gelen yok. Bir titreşimdir bu.
Durağan fulyanın üstünde arı
bir diyapozon gibi titremekte. Kırlangıç
tarihsizdir. Belleğim sarsılıp duruyor denizde.
Martı bir uçta kanat, bir uçta ses.
Ya sabah, ya öğle. Gemici ve bulut,
güneş ve yağmur kıl payı bir dengede.
Dolu bir boşluğu doldurup boşaltmak işimiz.
Ölülerle, gecelerle, sümbüllerle.

- Melih Cevdet ANDAY


Bu kırlangıçlar gitmemiş miydi—
belki de sabahın ışığıdır geri dönen.
Yoksa dönüyor mu gidenler,
kıl payı denge bozulmaya görsün.
Sabret, boşluk da dolar elbet.
Işık da iner seste.
Rüzgâr durulunca, ışık yeniden yerini bulur.



Adımı Duyacaksın

 Kendi gölgeme tutunamam,

eşiğinde duramam.

Ömrüm böyle geçecek,

bir buz parçası gibi eriyerek;

Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek.

Geride ne söz bıraktım, ne iz…

Sessizliğin kuytusunda bir gölgeyim şimdi.

Öylesine karanlık ki gecem,

kendi sesine yabancı kalmış evim;

Bir gün rüzgâr dönerse aynı vadiden,

belki bir yaprağın titremesinde

benim adımı duyacaksın.

Ve ben, geçip gitmek için değil artık,

bir veda borcuyla değil,

sana değmek için döneceği


m.

Rüzgar Türbinleri

 








19 Mart 2026 Perşembe

Bunu Herkes Bilir: Dünya Elbette Döner

 – Uçurtma rüzgârı bilir de yönünü bilmez.


Büyük el kumar açınca
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Mızıkmasın kimse; kartlar eşit dağıtılıyor.

Zardır bu;
herkese altı yüzü var.
Zarlar hileli değil —
tek yumurta ikizidir her olasılık.

Çoğu kez kaybetmek iyidir kazanmaktan;
Top her zaman beklenen köşeden gelmez.

Sizin bu konuda bakışınız
kaç amper?

Her şey zıddına döner.
Doğuya fazla giden batıya düşer;
Olasılık, görmek isteyene.

Zıtların birliği
çok can yakıcı tanrım!


Gününün nasıl geçtiği hiç önemli değil;
Eve her zaman başın dik olarak dön.

Patlatın çayları da içelim biraz.
Tevazuya varalım güvercin donunda.

Bir mıh bir nal kurtarsa da,
Bir nalın bir mıhı kurtardığı
vaki değildir.

Kutsal uskumru bu, Kaptan.
Gaz, frene çok yakın.

Bunu herkes bilir.

Beyne şerbet,
kalbe kezzap dökülür.
Yürek yanar…
Ciğer de.

Sen sonunu sorgula.
Yürekten gelen yüreğe gider;
Gelmeyen ırağa gider.

Çalmayı bilirsen kapı açılır.

Gemilere haber ver —
Alev aldı liman.

Yolu yok artık;
Yel değirmenleriyle dövüşeceğiz.

Güzel atlar
tersine yarışacaklar…


Boş ver, dünya döner nasılsa;
Her şey düzelecek derler sabah haberlerinde;
Gülersin refleks işte —
Biz de güleriz mecburiyetten.


Dünya döner; insan döndüğünü sanır.
Oyun çoktan kuruludur, eşitlik yalnızca masanın süsüdür.
Hakikat konuşmaz; biz gülerek üzerini örteriz.
Herkes bilir ama kimse yüksek sesle söylemez.



18 Mart 2026 Çarşamba

Hepimiz Bir Okyanusun Dalgasıyız


           Akışa kapılan değil, akışla uyumlanan yorulmaz.

Kendi merkezimizi korurken akışla uyumlanmak, kaybetmek değil;

 sürtünmeyi azaltmaktır. 

      Sevgiyle atılan her ilmek, akışla kendiliğinden bağ kurar.

Zarafet kalıcıdır.

 Ne kadar çok itersek, kapı o kadar ağırlaşır.

Kendi akışını korurken başkasının akışına saygı duymak:

 işte gerçek olgunluk.


Hepimiz sonsuz bir okyanus gibiyiz.

Hangi birimizi çalkalasak, mutlaka bir yerde bir yakamoz belirir.
Henüz yakamoz görünmemesi, akışın kanununda onun hiç doğmayacağı anlamına gelmez.

Akıntıya karşı sumo güreşi yapmanın gereği yok;
totalde hep kaybederiz.
Zira cüzî irade, küllî iradenin önünde daima eğilmiştir ve eğilecektir.

Bazen yapmamız gereken tek şey, eşiğe durup olanı algılamaya çalışmaktır.
Olanı değiştiremeyiz.
Sadece ondaki maksadı hissedebilir,
ve onunla aynı frekansta titreşebiliriz.

Seyrani boşuna dememiş:
“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş.”

Dipnot olarak:
Charles Bukowski’nin mezar taşında “Don’t Try” yazar.
Boşuna söylememiştir.
Uyarısına kulak verelim;
zorlamayalım, akalım.

Live and let live düsturuyla…

Bir şairin dediği o hınzır cümleyi de unutmayalım:
“Hayat kısadır kuzucuklarım,
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

17 Mart 2026 Salı

Pembe Panter: Sessizliğin Bu Kadar Komik Olabileceğini Kim Bilirdi?

 

“Param, param, param param param…”

Bu melodiyi duyduğunda aklına hâlâ sadece Napolyon

geliyorsa, üzgünüm ama bu yazıyı okuma. Çünkü biz bugün hayallerin, maceraların ve çocukluğumuzun parlak pembe evrenindeyiz.
(Üstelik Tommiks’in atının adı Napolyon falan değildi. Hâlâ şaşıranlar oluyormuş…)

Pembe Panter’in hikâyesi 1963’te başladı. Blake Edwards bir film çekelim dedi, Peter Sellers ortalığı birbirine katsın dedi, jenerikte de şöyle tatlı mı tatlı, zarif mi zarif, “Ben konuşmam, sadece yürürüm ve herkes bana güler” diyen bir yaratık olsun dedi… İşte Panter böyle doğdu.

Aslında tek işi filmin jeneriğini süslemekti ama o kadar karizmatikti ki, sahne ışıkları Peter Sellers’ı bile zor buluyordu. Jenerikte doğdu, kalbimize yerleşti, ekranlarda kalıcı oldu.

Yaratıcısı Friz Freleng, Pembe Panter sayesinde tam beş Oscar kazandı. Pembe Panter:
✔ konuşmaz,
✔ bakar,
✔ yürür,
✔ ve Oscar kazandırır.
Hepimize böyle arkadaşlar nasip olsun.

Panter’in konuşma konusuna gelelim… Bu arkadaş sessizliğin ekmeğini yiyor. Yalnızca Sink Pink isimli kısa filmde, “İnsanlar niye hayvanlara daha fazla benzemiyor?” diye hafif felsefi bir çıkış yaptı. Muhtemelen kendi sorusuna tatmin edici bir yanıt alamadı ki, bir daha hiç konuşmadı.

Pembe Panter’in cinsiyeti de yıllardır tartışma konusu. Çoğu kişi “erkektir” diyor; ama Meksika ve İspanya gibi ülkeler hiç oralı olmadan “La Pantera Rosa” deyip onu dişi ilan etmiş durumda. Panter bu ya; canı isterse pembe olur, isterse cinsiyetsiz. Bizim ne düşündüğümüzün bir önemi yok.

Panter’in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni elbette Peter Sellers. Müfettiş Clouseau’nun sakarlığını, zekâsını, saçmalıkla deha arasındaki o kaçınılmaz salınımını izlemek bir tür terapiydi. Clouseau’nun uçağı kaybolup ortadan yok olduğu Trail of the Pink Panther, Sellers’ın son filmi oldu. Adam çekimler sırasında hayatını kaybetti, senaristler de “Ee biz şimdi ne yapacağız?” diyerek karakteri kaybolmuş ilan etti. Açık konuşalım: Clouseau bile bunu becerirdi.

Kato konusunu es geçmek olmaz…
Müfettiş Clouseau'nun “formda kalma” yöntemi, evde beklenmedik zamanlarda üzerine atlayan bir uşak ile dövüşmekti. Spor salonuna üye olmaya gerek yok, Kato varsa yeter!

Pembe Panter, yıllardır her neslin hayal dünyasında kendine yer açmayı başardı. Bazen Hollywood’da bir filmde karşımıza çıktı, bazen bir çizgi filmde sakince yürürken bulduk onu.
Ne yaparsa yapsın hep zarif, hep cool, hep… pembe kaldı.

Belki de Pembe Panter’i bu kadar sevmemizin nedeni bu:
Çocuk kalmak için bize bir bahaneye dönüşüyor.
Bir pembe çizgi bile bizi yıllar öncesine götürebiliyor.

Çünkü bazen deseni oluşturan bir parçaysan, bütün resmi görmek gerçekten zor.
Ama Pembe Panter devreye girince, resmin komik tarafı bir anda ortaya çıkıyor.