17 Mart 2026 Salı

-OM-

 

İçe açılan bir kapıdır.

Söz çoğalmaz; azalır.

Her dize bir nefes,

her nefes bir hatırlayıştır.

Hakikat gürültüyle değil,

sessizlikle duyulur.


Sisleri dağıt.
Hakikati gör.

Tohumda bir öz var;
içinde orman.

Lotusun kalbi atar.
“Biz” oradan doğar.

Sisleri dağıt.
“Ben” deme; biz de.

Değişen sensin.
Hakikat yerinde.
Dünya döner;
sen merkezde.

“Ham idim, piştim, yandım.” de..

Dönüşü tamamla.
Kendini bul.

Kutup yıldızı gibi
sabit kal.

Unutma, her dönüş

yeni bir başlangıç.



 

12 Mart 2026 Perşembe

ÇİFT ÇENTİK

 

                                  “Oyun tahtada değil, şahın aynadaki aksinde biter.  

                                    Şah düşerse hakikat de biter.

                                    İki dikey çizgi arasında saklı bir ihtilal; biri vuruş,

                                    diğeri sonsuz yankı... 

                                    Son  karar daima sessizce yürüyen şahındır: 

                                    Rex Nunquam Moritur.


Sessizlik, tahtanın en ağır taşıdır şimdi.

Gözle görülmeyen bir hat çekilir ufka,

Vezirlerin feryadı, atların kişnemesi diner.

Zaman, iki dikey çizgi arasına sıkışır;

Biri vuruştur, diğeri yankı.

 

Kimsenin beklemediği o uğultu,

Bir feda değil, bir ihtilaldir.

Taşlar yer değiştirmez aslında;

Sadece hakikat yerini bulur.

İki ünlem; bir uçurumun kıyısında

Kendi gölgesini seyreden bir devdir.

 

Hesap kitap biter,

Mürekkep kurur,

Tahta susar.

Çünkü o iki çizgi indiğinde;

Artık ne hamle kalmıştır,

Ne de geri dönecek bir zaman.

Şahın aynadaki aksine

son bir selamıdır kalan. 






11 Mart 2026 Çarşamba

ŞAH MAT

 


ŞAH MAT

 

-“Piyonların arasında sessizce yürüyen bir şahın hikâyesi.

Her hamle bir izdir; hayat daima tahtada yazılır.

Görebilen kazanır; anlayan yaşar.

Hiçbir yenilgi son değildir.”

Hayatta her taş düşebilir…
Ama şah feda edilmez.
Şah düşerse oyun biter.

Şah sende saklı öz benliktir.
Şah mat olursa her şey biter;
meydan piyonlara kalır.

İki ünlem yeter—
şahı mat eder.

Düşün, bil, gör.
İki ünlem yeter;
dünya tersine döner.

Her taş düşer…
Yeter ki şah düşmesin.

Her taşı feda,
şaha can feda.

Şah düşerse oyun biter.
Tahtaya iki ünlem iner;
meydan piyonlara kalır…

22 Şubat 2026 Pazar

Tekâmülün Şiiri – III

Olgunluğa erememiş bir çelebiyim kimi zaman;

Tekâmül kapısında bekler yüreğim.

Eşiğe varır da geçemem çoğu kez,

Yarım kalır adımım,

Ateşe düşmez korum;

Savrulur acemi yüreğim.

Değişir insan, değişir dünya;

Hakikat hep aynı kalır.

Menziline varamayan dervişim kimi zaman;

Menzilim yol yol olur.

Arayan, aranan olur.

Hatta yürüyen bir insanım, yavaş yavaş;

Cana gelen, bana gelsin derim

Aynı yolda yürür, başka bir ben olurum.

Dökülür yüküm, güneş görür yeni hâlim


 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Marmaris’ten Asenkron Bir Masaj Hatırası


 Marmaris’te üçlü bomba patlamıştı geçen haftalarda; belki bu kez bombayı ben patlatırım diye yola düştüm. Tesis güzel, yemekler güzel, deniz güzeldi. Her şey yerli yerindeydi ama yine de sanki bir tutam baharat eksikti. Ruhsal voltajı biraz yükseltmek için bir randevu aldım ve Bali masajına gittim.

Spa, bir tapınak gibiydi: dört bir yanından su çağlayanları, sütunlar, taş oymaları, sarkıt-dikitler, binbir çeşit bitki… Babil’in Asma Bahçelerini andıran bir ihtişam. Taylandlı masözlerin sessizliği, ortamın ritüel kokusu, tütsüler ve loş ışıklar… Bir an, şamanların kapılardan çıkıp eski bilgileri fısıldayacağını sandım; içim ürperdi, tatlı bir titreme dolaştı. Sessizliğin içinde danışmada sorduğum soru mermerlere çarpıp yankılandı: “Tam kapsam nedir? Rahatlama paketinde neler var?” Görevli, kurumun yüksek standardını vurgulayan kibar ama net bir tonla, “Sunduğumuz hizmet içeriği burada” diyerek küçük bir ahlak ve prosedür dersi verdi. Peştamal, bornoz, terlik ve soyunma dolabının anahtarı da eşlik etti.

Soyunma odasında sol köşedeki kübik dolaplara yöneldim. Azıcık inatçı çıkan kapağı sonunda açtım; peştamal, terlik ve bornozu kuşandım. Tam çıkarken iki Alman girdi içeri. Onlar da geleneksel refleksle dolaplara saldırdılar, bu kez sağ taraf. İki metrekarelik odada politik değil ama polarize olmamıza ramak kalmıştı. Dolaplar onlara da naz yaptı tabii. Yardımcı olmak istedim; anahtarın üzerindeki silik yazıyı adeta “psişik” güçlerle okudum ve kapağı açtım. Minnettar bakışlarla teşekkür ettiler; içlerinden biri “sen uzmansın” dedi. Daha beş dakikadır içerideydim; uzmanlık sertifikamı erkenden almış gibi hissettim. Ayaklarım yere daha bir sağlam basmaya başladı.

Masözün peşine huşu içinde yürüdüm. Yol üzerinde kapalı havuzlar, saunalar, dinlenme salonları, hamamlar, duşlar, meyve suyu çeşmeleri… Kafamda buhurdanlıklar, aromatik yağlar, kızgın taşlar, ipeksi yastıklar dolaşıyor; mor ışıkların altında “el değmeden” bir dinginliğe teslim olmayı bekliyordum. Süslü bir kapı açıldı ve… dışarıdaydım! Kısa bir şaşkınlığın ardından merdivenlerden terasa çıktık. Çardak altında iki bambu masaj yatağı, bir yanda yüzü koyun yatarken başın yerleşeceği halkalı bir bölüm, diğer yanda bambu yastık. Gösterilen yere uzandım. Karşımda deniz, sağım solum yeşil; ambiyans muhteşem.

Bir saat süren masajda bedenimin gerginliğinin yumuşadığını hissettim. Masöz, profesyonel ve saygılı dokunuşlarla çalışıyor; ben ise içimden geçen küçük atraksiyonları dışarıya taşırmadan, bu ritmi bozmadan, manzaranın sükûnetine kapılıyordum. Bitti dedi ansızın; ufak bir hayal kırıklığı. Meğer asıl sürpriz masaj yatağından kalkınca: terasın arka tarafı yürüyüş yoluna açılıyormuş. “Sergi alanında gevşeme” konseptine dönüşmeyelim diye içimden güldüm; umarım istenmeyen karelere malzeme olmamışımdır.

Sedir Adasını göremedim ama masajı aldım ya, o da yeter. Anatole France der ki: “İlk kez ata binmenin ne anlamı kalırdı, anlatamadıktan sonra.” Ben de “İlk kez Kuşadası’na gitmenin ne anlamı var, yaz(a)madıktan sonra?” diye mırıldandım kendi kendime; araya bir şakşuka kadar Akdeniz lezzeti sürdüm.

Bir şiirde Nilgün Marmara acıyla ve pişmanlıkla fısıldar: “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” Belki de yolculuk, gerçekte hiç varamadığımız o iç evin adı. Öyleyse kendimizden gidene kadar gurbete devam.

Gecenin ilerleyen saatlerinde DJ Serkan yüksek volümden remix’i veriyor kulaklarımıza:
“Gide gele arıyorum ama aşk bile yok… Sağa sola atıyorum ama zar bile yok…”
Bazen şehirlerin bize çaldığı şarkılar, içimizdeki uzun susuşları kısaltır. Bazen de Albert Camus’nün dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Hayat böyle işte; top beklemediğin yerden gelir, masaj yatağı beklemediğin terasa kurulur, plan beklemediğin anda dağılır. Biz yine de oyuna devam ederiz.

Sedir Adası’nı göremeyişim, içimde küçük bir boşluk bıraktı. Ama belki de kaçırmalar insanı insana yaklaştırır:

Sevgilim,
Mutlaka görmelisin demişlerdi Sedir Adası’nı;
Bak, kaçırdım bu fırsatı.
Ben zaten hayatı kaçırdım;
Sedir Adası dediğin kaç eder?
Ben seni kaçırdım, Sevgilim.
Sen benim için kaç Sedir Adası edersin, bilir misin?
Yazmaya kalksam hiçbir hesap makinesinin dijiti yetmez.
Sen yine bilmezden gel;
Ben hayatta kalmanın bir yolunu bulurum nasılsa.
Yarılsa da ömrüm, geçen her saniyesinde
Kâğıt üzerinde de olsa görecek günlerim var geride.

Marmaris tatili geride kaldı; işe dönme zamanı. Back Street Disco’daki sahne şovları, clubber havalarım ve “çakkıdı” danslarım bir sonraki yazının konusu—detaylı, inceden inceye, çerez tadında hikâyeler Keten’den.

Araya bir not iliştireyim:
Katısıyla, sıvısıyla, hayatım yüz numara olmuşsa bende mi hata?
Göbekten bağlanmışım şanssızlık çemberine; dön baba dönelim, varamadan hedefe.
Öte dünyadan gelmiş darbe; dünyevî imkânlar olur mu çare?
Ayurveda, Reiki şart; biraz da kurşun döktürelim.
Yüz numaralık düzelme… Ben yine de beklemem.
Bir nebze çıksa burnum yeter; gönlüm toktur benim.
Metafiziksele fiziksel hiç olur mu çare?
Psişik mesele bunlar; adamı doğuştan yoğuran kalıplar…
…dermiş Keten, ve sessizce söyler içinden.

Giderayak Osman Namdar’ın rüzgârı kulağımdan geçiyor:

Geçip gideceğim; üveyiklerle, kekliklerle,
Bir kertenkeleyle çalılar arasından.
“Geçti,” diyecekler, “Geçti!” Bir hışırtı, bir ses,
Bir otun bir ota sürtünmesidir kalacak olan.

Ve Yılmaz Erdoğan’ın yüreğe değen o yalın çağrısı, tatilin ardından bir iç dilekçe gibi:

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?

Yol dediğin, bazen bir spa terasında rüzgâr; bazen kaçırılmış bir ada; bazen kulaklığında çalan bir remix. Kimi zaman iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşsan da, asıl mesele döneceğin evi yeniden yazmak. Ben yazıyorum; gerisi, beklemediğimiz köşeden gelen topun hediyesi.

6 Şubat 2026 Cuma

Delos’lu Dalgıç Der ki “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


erikli-mecidiye (saros körfezi) anısı

 

-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

Denizin insanı çağırdığı anlar vardır; ne ses duyarsınız ne söz, ama içinizde derin bir yer, suyun altındaki başka bir dünyaya doğru çekilir. İşte Saros’a doğru yola çıktığımız o uzun gecede hepimiz aynı sese kulak vermiştik: “Asıl olan derinlerdedir.”

 

Şehrin dar sokaklarından kopup Erikli’nin sessizliğine varana dek, yolculuğumuzun nereye değil, neye dönüşeceğini düşünüyorduk. Yanımızda yalnızca gerekli eşyalar değil; merak, hafif bir tedirginlik ve denizin altındaki yaşamın sırlarına karşı çocukça bir heyecan vardı.

 

Sabahın ilk ışıklarıyla Mecidiye’deki tekneye geçtiğimizde, güvertede kendine has bir ritim hâkimdi. Kimsenin görmediği ama herkesin hissettiği bir düzen… Suya inenler ve çıkanlar, hazırlanıp bekleyenler, dalış ekipmanlarıyla sessiz bir töreni andıran hazırlıklar… Sanki tekne, bir laboratuvar değil de yaşayan bir organizmaydı.

 

Derken, uzak bir anının içinden gelmiş gibi, Kaptan Cousteau’nun hayali ağır ağır beliriverdi suyun üzerinde. Yanında, yılların bilgeliğini omuzlarında taşıyan Calypso… Ne suyu yardılar ne de gölgeleri bozarak yaklaştılar; onların gelişi, denizin hafızasının bize dokunuşu gibiydi.

 

Cousteau, sanki “Dalıyorsun ama nereye indiğini biliyor musun?” der gibi başıyla selam verdi.Calypso ise dalgaların üzerinde bir süre durdu; sonra yalnızca bir hatıraya dönüşür gibi silinip gitti.

Gün boyu teknede ritim hiç bozulmadı. Derine inenler her geri dönüşlerinde değişmiş görünüyordu; sanki her dalış, insanın kendisiyle temas ettiği bir eşikti. Dalış eğitmenlerinden biri, yüzeye çıktığında “Bir üst seviyeye çıktım,” dediğinde, bunun yalnızca teknik bir seviye değil, ruhsal bir yükseliş olduğunu hissediyorduk.

 

Teknenin önünde acil durumlar için dolu tüp sallandırıyorlar. Dalgıçlar için hayati önemde bir dost. Düşünüyoruz keşke hayatın kendisi de böyle olsa… Zorlandığımızda koşup sarılabileceğimiz bir “acil durum tüpü” olsa.

 

Öğleye yaklaşırken dalıştan dönenlerin teninde tuzla birlikte derinliğin bilgisinin de parladığı görülüyordu. Kimse bunu kelimelere dökmüyordu ama hepimiz aynı duyguyu taşıyorduk: Suyun altında yalnızca balıkları değil, kendimizi de görüyorduk.

 

Akşamüstü geldiğinde Saros’un rengi ağırlaşıyor, gökyüzü suyun üzerinden bize son bir ışık çizgisi bırakıyordu. Gezinin bitmekte olduğunu biliyorduk, ama içimizde başka bir şey yeni başlıyordu.

Dalışın öğrettiği en temel şey şuydu:

 

Gördüklerin, görmediklerinin küçük bir parçasıdır.

Tekne kıyıya yaklaşırken, denizin hafifçe yükselen sesiyle rüzgâr birleşti. O sesin nereden geldiğini bilmiyorduk ama şöyle diyordu sanki:

 

“Derinlik bitti sanma. Asıl yolculuk şimdi başlıyor.”

 

Biz döndük. Saros sustu. Ama içimizde bir şey hâlâ dalmaya devam ediyor.

Delos’lu Dalgıç Der ki: “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


Erikli–Mecidiye (Saros Körfezi) Anısı


-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

 

Özgürlüğün de bir kondisyonu vardır; idmansız bırakıldığında insanın ruhu ağırlaşır. Belki de bu yüzden, dalışa karşı içsel bir çağrı duyanlardan biri su altının tanıdık ama her defasında yeniden şekillenen dünyasına dönme ihtiyacı hissediyordu. Bu kez, biz de “nondiver” olarak davet edilmiştik; bilmediğimiz bir ekosistemi yakından görecek, temel teorik bilgileri öğrenecek ve ilk keşif dalışımızı—Discovery Dive’ımızı—gerçekleştirecektik.

 

Dahası, su altındaki küçük canlı kolonilerinin nasıl beslendiğini, nasıl hareket ettiklerini, işbirliği sistemlerini, kendi aklımızın sınırlarını zorlayan o girift düzenlerini gözlemleyecektik. Böylesine zengin bir amaç çevresinde toplanınca düşünmek için bile zaman ayırmadan yola çıkmaya karar verdik.

 

Programın kendisi neredeyse bir belirsizlik manifestosu gibiydi: Toplanma saati muğlaktı, kalınacak yer belirsizdi, kimlerin geleceği tam bilinmiyordu. Her an yeni bir sürprize gebeydi; belli ki hafta sonumuz, adını tam koyamadığımız sürprizlerle dolu bir okyanusa dönüşecekti.

 

Gece yarısında buluşma noktasına vardığımızda, henüz hiçbir hareket yoktu. Dakikalar geçtikçe içimizde sinüzoidal bir panik dalgası yükseldi. Neyse ki ilk gruplar görünmeye başlayınca o dalga sakinleşti. Dalış setlerinin stok kontrolü yapıldı: BCD’ler, regülatör–octopus üniteleri, SPG’ler, 5 mm wetsuit’ler, open-heel paletler, ayarlanabilir ağırlık sistemleri, maskeler, şnorkeller, DSMB’ler… Personel listeleri eşleştirildi ve sonunda İstanbul’da hesap kapanışı yapılıp rotamız Saros’a çevrildi.

 

Dendiğine göre Erikli’de konaklayacak, sabah 08:15’te kahvaltıdan sonra Mecidiye’den kalkan dalış teknesine binecektik. Uykusuz gözlerle yol boyunca “Saros” tabelası aradım; ama yoktu. Meğer Saros diye bildiğimiz şey karmaşık bir coğrafi hayaldi—Erikli, Mecidiye, İbrice vardı; irili ufaklı koylar vardı; ama “Saros” denen şeyin kendisi adeta görünmez bir üst başlıktı.

 

Otele varıp eşyaları bırakır bırakmaz çöktük yatağa. Sabah çalar saat çalmasa dalışı kaçıracaktık. Kahvaltıdan sonra Mecidiye’ye vardığımızda tekne çoktan taşmıştı; üst güvertede güneşçiler, alt katta dalıcılar, her yerde hareket vardı. İnsanlar adeta elektron gibi davranıyor, hızları ve konumları aynı anda kestirilemiyordu. Biz ise birkaç stratejik noktaya çekirdek kararlılığında sabitlenerek kütle çekiminden uzak durmaya çalışıyorduk.

 

Dalış sporu yıllar içinde bir sistemler bütünü hâline gelmişti:

 

  • Buddy sistemi,
  • “BWRAF” buddy-check prosedürü (BCD–Weights–Releases–Air–Final OK),
  • Regülatör sistemi,
  • Basınç ve güvenlik planlamasını belirleyen No‑Deco limitleri,
  • Emniyet beklemesi (5 metre/3 dakika),
  • Yıldız seviyeleri

 

Bunları öğrenmeden dalışın kapısı aralanmıyordu. Masken su alırsa nasıl temizleyeceğini bilmezsen panik yapardın. Octopus ağzından çıkarsa nefesin kesilirdi. Ağırlık kemerin yanlış ayarlanmışsa batamaz veya aşırı batardın. Dalış bilgisayarını kullanmayı bilmezsen deko sınırını kaçırabilirdin.

 

Teknede olan biteni izlerken herkesin kendine özgü bir dalış hâli vardı. Kimi sürekli “palet” arıyor, kimi dalış sonrası su atımı için teknede bağlanan plastik duşun altında tuzdan arınıyordu. Birileri sürekli tüpleri dolduran kompresörün vınlaması arasında sırtına yeni tüp takıyor, bir diğerinin BCD’si askıya asılıyor, bir başkası wet­suit’inin fermuarını çektiriyordu. Yeni başlayanlardan biri, dokularındaki çözünmemiş gazların oluşturduğu tuhaf baskıyla ne yapacağını bilemiyor, gözleri boş bakıyordu. Görünen oydu ki herkes kendi kişisel deko tablosunu ruhunda taşıyordu.

 

Bir ara teknenin ön tarafında “acil durum tüpü”nün hafifçe sallandığını fark ettim. Su altında nefesi tükenen biri için hayatın ta kendisiydi o. İçimden geçirdim: Keşke yaşamda da böyle acil durum tüplerimiz olsa—daraldığımızda koşup tutunabileceğimiz bir şey.

 

Gün ilerledikçe tuz, heyecan ve azot karıştı birbirine. Dalgıçlar denizden çıktıkça teknede yayılan sessiz bir huşu vardı; herkes suyun altında kendine ait bir şey bulmuş gibi görünüyordu. Bense bir elimde çay, bir elimde sigara, belimde onluk ağırlık kemeriyle “Şuradan atlasam acaba kaç saniyede dibi görürüm?” diye dalgın dalgın hesap yapıyordum.

 

Akşamüstü yaklaşırken Saros’un rengi ağırlaştı. Dalışın bitmeye yakın olduğunu anlamak için dalıcı olmaya gerek yoktu. Sırtımızdaki yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın hafifliği, tuzla karışık rüzgârla birlikte üzerimize çöktü. Nehir yatağında akıp gider gibi bir güzel anıyı daha yanımıza aldık.

 

Bir dahaki sefer, ilk gerçek dalışımı yapacağıma kendi kendime söz verdim. Belki temmuzda, belki başka bir zamanda… Ama mutlaka yine dalacaktım.

Bu bölgede dalış yapılıyor; o yüzden çapayı izinsiz atmayalım. Teknenin altı yosun tutmadan devam edeceğiz yola. Çünkü suyun altındaki görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest kadar büyük kalır.

Koniçiva.