18 Mart 2026 Çarşamba

Hepimiz Bir Okyanusun Dalgasıyız


           Akışa kapılan değil, akışla uyumlanan yorulmaz.

Kendi merkezimizi korurken akışla uyumlanmak, kaybetmek değil;

 sürtünmeyi azaltmaktır. 

      Sevgiyle atılan her ilmek, akışla kendiliğinden bağ kurar.

Zarafet kalıcıdır.

 Ne kadar çok itersek, kapı o kadar ağırlaşır.

Kendi akışını korurken başkasının akışına saygı duymak:

 işte gerçek olgunluk.


Hepimiz sonsuz bir okyanus gibiyiz.

Hangi birimizi çalkalasak, mutlaka bir yerde bir yakamoz belirir.
Henüz yakamoz görünmemesi, akışın kanununda onun hiç doğmayacağı anlamına gelmez.

Akıntıya karşı sumo güreşi yapmanın gereği yok;
totalde hep kaybederiz.
Zira cüzî irade, küllî iradenin önünde daima eğilmiştir ve eğilecektir.

Bazen yapmamız gereken tek şey, eşiğe durup olanı algılamaya çalışmaktır.
Olanı değiştiremeyiz.
Sadece ondaki maksadı hissedebilir,
ve onunla aynı frekansta titreşebiliriz.

Seyrani boşuna dememiş:
“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş.”

Dipnot olarak:
Charles Bukowski’nin mezar taşında “Don’t Try” yazar.
Boşuna söylememiştir.
Uyarısına kulak verelim;
zorlamayalım, akalım.

Live and let live düsturuyla…

Bir şairin dediği o hınzır cümleyi de unutmayalım:
“Hayat kısadır kuzucuklarım,
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

17 Mart 2026 Salı

Pembe Panter: Sessizliğin Bu Kadar Komik Olabileceğini Kim Bilirdi?

 

“Param, param, param param param…”

Bu melodiyi duyduğunda aklına hâlâ sadece Napolyon

geliyorsa, üzgünüm ama bu yazıyı okuma. Çünkü biz bugün hayallerin, maceraların ve çocukluğumuzun parlak pembe evrenindeyiz.
(Üstelik Tommiks’in atının adı Napolyon falan değildi. Hâlâ şaşıranlar oluyormuş…)

Pembe Panter’in hikâyesi 1963’te başladı. Blake Edwards bir film çekelim dedi, Peter Sellers ortalığı birbirine katsın dedi, jenerikte de şöyle tatlı mı tatlı, zarif mi zarif, “Ben konuşmam, sadece yürürüm ve herkes bana güler” diyen bir yaratık olsun dedi… İşte Panter böyle doğdu.

Aslında tek işi filmin jeneriğini süslemekti ama o kadar karizmatikti ki, sahne ışıkları Peter Sellers’ı bile zor buluyordu. Jenerikte doğdu, kalbimize yerleşti, ekranlarda kalıcı oldu.

Yaratıcısı Friz Freleng, Pembe Panter sayesinde tam beş Oscar kazandı. Pembe Panter:
✔ konuşmaz,
✔ bakar,
✔ yürür,
✔ ve Oscar kazandırır.
Hepimize böyle arkadaşlar nasip olsun.

Panter’in konuşma konusuna gelelim… Bu arkadaş sessizliğin ekmeğini yiyor. Yalnızca Sink Pink isimli kısa filmde, “İnsanlar niye hayvanlara daha fazla benzemiyor?” diye hafif felsefi bir çıkış yaptı. Muhtemelen kendi sorusuna tatmin edici bir yanıt alamadı ki, bir daha hiç konuşmadı.

Pembe Panter’in cinsiyeti de yıllardır tartışma konusu. Çoğu kişi “erkektir” diyor; ama Meksika ve İspanya gibi ülkeler hiç oralı olmadan “La Pantera Rosa” deyip onu dişi ilan etmiş durumda. Panter bu ya; canı isterse pembe olur, isterse cinsiyetsiz. Bizim ne düşündüğümüzün bir önemi yok.

Panter’in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni elbette Peter Sellers. Müfettiş Clouseau’nun sakarlığını, zekâsını, saçmalıkla deha arasındaki o kaçınılmaz salınımını izlemek bir tür terapiydi. Clouseau’nun uçağı kaybolup ortadan yok olduğu Trail of the Pink Panther, Sellers’ın son filmi oldu. Adam çekimler sırasında hayatını kaybetti, senaristler de “Ee biz şimdi ne yapacağız?” diyerek karakteri kaybolmuş ilan etti. Açık konuşalım: Clouseau bile bunu becerirdi.

Kato konusunu es geçmek olmaz…
Müfettiş Clouseau'nun “formda kalma” yöntemi, evde beklenmedik zamanlarda üzerine atlayan bir uşak ile dövüşmekti. Spor salonuna üye olmaya gerek yok, Kato varsa yeter!

Pembe Panter, yıllardır her neslin hayal dünyasında kendine yer açmayı başardı. Bazen Hollywood’da bir filmde karşımıza çıktı, bazen bir çizgi filmde sakince yürürken bulduk onu.
Ne yaparsa yapsın hep zarif, hep cool, hep… pembe kaldı.

Belki de Pembe Panter’i bu kadar sevmemizin nedeni bu:
Çocuk kalmak için bize bir bahaneye dönüşüyor.
Bir pembe çizgi bile bizi yıllar öncesine götürebiliyor.

Çünkü bazen deseni oluşturan bir parçaysan, bütün resmi görmek gerçekten zor.
Ama Pembe Panter devreye girince, resmin komik tarafı bir anda ortaya çıkıyor.






-OM-

 

İçe açılan bir kapıdır.

Söz çoğalmaz; azalır.

Her dize bir nefes,

her nefes bir hatırlayıştır.

Hakikat gürültüyle değil,

sessizlikle duyulur.


Sisleri dağıt.
Hakikati gör.

Tohumda bir öz var;
içinde orman.

Lotusun kalbi atar.
“Biz” oradan doğar.

Sisleri dağıt.
“Ben” deme; biz de.

Değişen sensin.
Hakikat yerinde.
Dünya döner;
sen merkezde.

“Ham idim, piştim, yandım.” de..

Dönüşü tamamla.
Kendini bul.

Kutup yıldızı gibi
sabit kal.

Unutma, her dönüş

yeni bir başlangıç.



 

12 Mart 2026 Perşembe

ÇİFT ÇENTİK

 

                                  “Oyun tahtada değil, şahın aynadaki aksinde biter.  

                                    Şah düşerse hakikat de biter.

                                    İki dikey çizgi arasında saklı bir ihtilal; biri vuruş,

                                    diğeri sonsuz yankı... 

                                    Son  karar daima sessizce yürüyen şahındır: 

                                    Rex Nunquam Moritur.


Sessizlik, tahtanın en ağır taşıdır şimdi.

Gözle görülmeyen bir hat çekilir ufka,

Vezirlerin feryadı, atların kişnemesi diner.

Zaman, iki dikey çizgi arasına sıkışır;

Biri vuruştur, diğeri yankı.

 

Kimsenin beklemediği o uğultu,

Bir feda değil, bir ihtilaldir.

Taşlar yer değiştirmez aslında;

Sadece hakikat yerini bulur.

İki ünlem; bir uçurumun kıyısında

Kendi gölgesini seyreden bir devdir.

 

Hesap kitap biter,

Mürekkep kurur,

Tahta susar.

Çünkü o iki çizgi indiğinde;

Artık ne hamle kalmıştır,

Ne de geri dönecek bir zaman.

Şahın aynadaki aksine

son bir selamıdır kalan. 






11 Mart 2026 Çarşamba

ŞAH MAT

 


ŞAH MAT

 

-“Piyonların arasında sessizce yürüyen bir şahın hikâyesi.

Her hamle bir izdir; hayat daima tahtada yazılır.

Görebilen kazanır; anlayan yaşar.

Hiçbir yenilgi son değildir.”

Hayatta her taş düşebilir…
Ama şah feda edilmez.
Şah düşerse oyun biter.

Şah sende saklı öz benliktir.
Şah mat olursa her şey biter;
meydan piyonlara kalır.

İki ünlem yeter—
şahı mat eder.

Düşün, bil, gör.
İki ünlem yeter;
dünya tersine döner.

Her taş düşer…
Yeter ki şah düşmesin.

Her taşı feda,
şaha can feda.

Şah düşerse oyun biter.
Tahtaya iki ünlem iner;
meydan piyonlara kalır…

22 Şubat 2026 Pazar

Tekâmülün Şiiri – III

Olgunluğa erememiş bir çelebiyim kimi zaman;

Tekâmül kapısında bekler yüreğim.

Eşiğe varır da geçemem çoğu kez,

Yarım kalır adımım,

Ateşe düşmez korum;

Savrulur acemi yüreğim.

Değişir insan, değişir dünya;

Hakikat hep aynı kalır.

Menziline varamayan dervişim kimi zaman;

Menzilim yol yol olur.

Arayan, aranan olur.

Hatta yürüyen bir insanım, yavaş yavaş;

Cana gelen, bana gelsin derim

Aynı yolda yürür, başka bir ben olurum.

Dökülür yüküm, güneş görür yeni hâlim


 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Marmaris’ten Asenkron Bir Masaj Hatırası


 Marmaris’te üçlü bomba patlamıştı geçen haftalarda; belki bu kez bombayı ben patlatırım diye yola düştüm. Tesis güzel, yemekler güzel, deniz güzeldi. Her şey yerli yerindeydi ama yine de sanki bir tutam baharat eksikti. Ruhsal voltajı biraz yükseltmek için bir randevu aldım ve Bali masajına gittim.

Spa, bir tapınak gibiydi: dört bir yanından su çağlayanları, sütunlar, taş oymaları, sarkıt-dikitler, binbir çeşit bitki… Babil’in Asma Bahçelerini andıran bir ihtişam. Taylandlı masözlerin sessizliği, ortamın ritüel kokusu, tütsüler ve loş ışıklar… Bir an, şamanların kapılardan çıkıp eski bilgileri fısıldayacağını sandım; içim ürperdi, tatlı bir titreme dolaştı. Sessizliğin içinde danışmada sorduğum soru mermerlere çarpıp yankılandı: “Tam kapsam nedir? Rahatlama paketinde neler var?” Görevli, kurumun yüksek standardını vurgulayan kibar ama net bir tonla, “Sunduğumuz hizmet içeriği burada” diyerek küçük bir ahlak ve prosedür dersi verdi. Peştamal, bornoz, terlik ve soyunma dolabının anahtarı da eşlik etti.

Soyunma odasında sol köşedeki kübik dolaplara yöneldim. Azıcık inatçı çıkan kapağı sonunda açtım; peştamal, terlik ve bornozu kuşandım. Tam çıkarken iki Alman girdi içeri. Onlar da geleneksel refleksle dolaplara saldırdılar, bu kez sağ taraf. İki metrekarelik odada politik değil ama polarize olmamıza ramak kalmıştı. Dolaplar onlara da naz yaptı tabii. Yardımcı olmak istedim; anahtarın üzerindeki silik yazıyı adeta “psişik” güçlerle okudum ve kapağı açtım. Minnettar bakışlarla teşekkür ettiler; içlerinden biri “sen uzmansın” dedi. Daha beş dakikadır içerideydim; uzmanlık sertifikamı erkenden almış gibi hissettim. Ayaklarım yere daha bir sağlam basmaya başladı.

Masözün peşine huşu içinde yürüdüm. Yol üzerinde kapalı havuzlar, saunalar, dinlenme salonları, hamamlar, duşlar, meyve suyu çeşmeleri… Kafamda buhurdanlıklar, aromatik yağlar, kızgın taşlar, ipeksi yastıklar dolaşıyor; mor ışıkların altında “el değmeden” bir dinginliğe teslim olmayı bekliyordum. Süslü bir kapı açıldı ve… dışarıdaydım! Kısa bir şaşkınlığın ardından merdivenlerden terasa çıktık. Çardak altında iki bambu masaj yatağı, bir yanda yüzü koyun yatarken başın yerleşeceği halkalı bir bölüm, diğer yanda bambu yastık. Gösterilen yere uzandım. Karşımda deniz, sağım solum yeşil; ambiyans muhteşem.

Bir saat süren masajda bedenimin gerginliğinin yumuşadığını hissettim. Masöz, profesyonel ve saygılı dokunuşlarla çalışıyor; ben ise içimden geçen küçük atraksiyonları dışarıya taşırmadan, bu ritmi bozmadan, manzaranın sükûnetine kapılıyordum. Bitti dedi ansızın; ufak bir hayal kırıklığı. Meğer asıl sürpriz masaj yatağından kalkınca: terasın arka tarafı yürüyüş yoluna açılıyormuş. “Sergi alanında gevşeme” konseptine dönüşmeyelim diye içimden güldüm; umarım istenmeyen karelere malzeme olmamışımdır.

Sedir Adasını göremedim ama masajı aldım ya, o da yeter. Anatole France der ki: “İlk kez ata binmenin ne anlamı kalırdı, anlatamadıktan sonra.” Ben de “İlk kez Kuşadası’na gitmenin ne anlamı var, yaz(a)madıktan sonra?” diye mırıldandım kendi kendime; araya bir şakşuka kadar Akdeniz lezzeti sürdüm.

Bir şiirde Nilgün Marmara acıyla ve pişmanlıkla fısıldar: “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” Belki de yolculuk, gerçekte hiç varamadığımız o iç evin adı. Öyleyse kendimizden gidene kadar gurbete devam.

Gecenin ilerleyen saatlerinde DJ Serkan yüksek volümden remix’i veriyor kulaklarımıza:
“Gide gele arıyorum ama aşk bile yok… Sağa sola atıyorum ama zar bile yok…”
Bazen şehirlerin bize çaldığı şarkılar, içimizdeki uzun susuşları kısaltır. Bazen de Albert Camus’nün dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Hayat böyle işte; top beklemediğin yerden gelir, masaj yatağı beklemediğin terasa kurulur, plan beklemediğin anda dağılır. Biz yine de oyuna devam ederiz.

Sedir Adası’nı göremeyişim, içimde küçük bir boşluk bıraktı. Ama belki de kaçırmalar insanı insana yaklaştırır:

Sevgilim,
Mutlaka görmelisin demişlerdi Sedir Adası’nı;
Bak, kaçırdım bu fırsatı.
Ben zaten hayatı kaçırdım;
Sedir Adası dediğin kaç eder?
Ben seni kaçırdım, Sevgilim.
Sen benim için kaç Sedir Adası edersin, bilir misin?
Yazmaya kalksam hiçbir hesap makinesinin dijiti yetmez.
Sen yine bilmezden gel;
Ben hayatta kalmanın bir yolunu bulurum nasılsa.
Yarılsa da ömrüm, geçen her saniyesinde
Kâğıt üzerinde de olsa görecek günlerim var geride.

Marmaris tatili geride kaldı; işe dönme zamanı. Back Street Disco’daki sahne şovları, clubber havalarım ve “çakkıdı” danslarım bir sonraki yazının konusu—detaylı, inceden inceye, çerez tadında hikâyeler Keten’den.

Araya bir not iliştireyim:
Katısıyla, sıvısıyla, hayatım yüz numara olmuşsa bende mi hata?
Göbekten bağlanmışım şanssızlık çemberine; dön baba dönelim, varamadan hedefe.
Öte dünyadan gelmiş darbe; dünyevî imkânlar olur mu çare?
Ayurveda, Reiki şart; biraz da kurşun döktürelim.
Yüz numaralık düzelme… Ben yine de beklemem.
Bir nebze çıksa burnum yeter; gönlüm toktur benim.
Metafiziksele fiziksel hiç olur mu çare?
Psişik mesele bunlar; adamı doğuştan yoğuran kalıplar…
…dermiş Keten, ve sessizce söyler içinden.

Giderayak Osman Namdar’ın rüzgârı kulağımdan geçiyor:

Geçip gideceğim; üveyiklerle, kekliklerle,
Bir kertenkeleyle çalılar arasından.
“Geçti,” diyecekler, “Geçti!” Bir hışırtı, bir ses,
Bir otun bir ota sürtünmesidir kalacak olan.

Ve Yılmaz Erdoğan’ın yüreğe değen o yalın çağrısı, tatilin ardından bir iç dilekçe gibi:

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?

Yol dediğin, bazen bir spa terasında rüzgâr; bazen kaçırılmış bir ada; bazen kulaklığında çalan bir remix. Kimi zaman iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşsan da, asıl mesele döneceğin evi yeniden yazmak. Ben yazıyorum; gerisi, beklemediğimiz köşeden gelen topun hediyesi.