1 Şubat 2018 Perşembe

Karanligin Son Günleri - Graham Moore


’Karanlığın Son Günleri’, elektriğin tüm dünyaya yayılmasını sağlayan 19. yüzyılın rakip mucitleri Thomas Edison, George Westinghouse ve Nikola Tesla arasındaki patent savaşlarını konu alıyor.

Kıyasıya akım savaşları yaşanıyor. Bu savaşta her şey serbest. Kim mi kazanıyor? Elbette ABD.

Colombia Hukuk Fakültesi’nden yeni mezun olan genç avukat Paul Cravath kazanılması imkânsız gibi görünen bir dava alır.
Paul’ün müvekkili George Westinghouse, Thomas Edison tarafından milyon dolarlık bir iddiayla dava edilir. Davanın konusu; ampulü kim icat etmiştir ve ülkeyi aydınlatabilme gücüne sahip olan kimdir?
Her iki taraf da ne olursa olsun kazanmak zorundadır.
Edison, elindeki muazzam imkânlarla –özel casusları, ona çalışan gazeteler ve banker J. P. Morgan'ın desteği– çok tehlikeli ve kurnaz bir rakiptir.
Mucit ve sanayici Westinghouse ise son derece tehlikeli bir yatırım olan alternatif akım için her şeyini riske atar. Bu girişiminde daha önce Edison’la çalışmış Nikola Tesla adında bir dâhi ona yardımcı olur. Bir süre sonra Paul kimsenin göründüğü gibi olmadığını, herkesin kendi oyununu oynadığını fark edecektir.

Elektriksiz bir dünyanın nasıl olduğunu bir saniyeliğine hayal edin! Başta romantik bir fikir gibi gelse de ardından ne kadar korkunç olabileceğinin farkına varıyorsunuz. Gelin sizi elektriğin insanların hayatına tam anlamıyla girdiği yıllara götüreyim, aslında çok uzaklara değil, 1800’lerin sonlarına. Kıyasıya ‘akım savaşları’nın yaşandığı günlere.Kahramanlarımız Edison, Westinghouse ve Tesla. Hepimizin tanıdığı mucitler... ‘Akım Savaşları’nın çıkış nedeni ise ‘ampul’. Acaba insanlık tarihini değiştirecek bu icat kimin? Bildiğimiz üzere Edison’un. Ama gelin bildiklerimizi unutalım ve tarihe tanıklık edelim. Graham Moore imzalı ‘Karanlığın Son Günleri’ dönemin bu üç önemli adamının hikâyesini anlatıyor. Anlatıcımız, Westinghouse’un kendisine Edison’un açtığı 300’ün üzerindeki davaya karşı savunması için tuttuğu genç, deneyimsiz ama parlak avukat Paul Cravath. Okuldan yeni mezun bu hırslı avukat birden kendisini yüzyılın en büyük davalarından birinin içinde buluyor. Bir yanda yaptığı icatlarla kocaman bir imparatorluğa sahip ve pek de ‘iyi’ bir şöhreti olmayan Edison, diğer yanda yeni icatları üretmek için kendine bir merkez kuran Westinghouse var. Cravath, müvekkilinin Edison’a karşı kazanması için uğraşırken bu kez karşısına asrın en kendine has mucidi Nicolas Tesla çıkıyor. Tesla, Edison’un yanında umduğunu bulamayan ve onunla ciddi bir kavgaya tutuşup kaçan kaçık bir mucit.

Onu Westinghouse’un yanına çekerek zafer kazanmayı planlayan Cravath başarısız oluyor sayılmaz. Ama hikâye bu kadar basit değil. Doğru akımı bularak elektriği evlere kadar sokma peşinde olan iki önemli isim kıyasıya savaşırken aslında iş dünyasının ne kadar acımasız olduğunu da görüyoruz. Entrikalar birbiri ardına yaşanırken en masum kahraman Tesla kalıyor. Onun tek derdi kafasındaki icatlar çünkü. Akım savaşlarını kazanmak için Edison her yola başvuruyor, bir mahkûmu elektirikli sandalyeyle idam ettirmek de bunun içinde... Her ne kadar anlatıcımız sayesinde Westinghouse’un tarafında da olsak yaşadığımız sürprizlerle onun da ne kadar masum olduğunu tartışıyoruz ilerleyen sayfalarda.

EDISON’A EN BÜYÜK DARBEYİ KİM VURDU?
‘Karanlığın Son Günleri’, icatlar çağını anlatan, okura keşif zevki tattıran bilgilendirici bir kitap. Hayatımızı değiştiren o icatların nasıl doğduğunu, sancılı günleri, ekonomik altyapının nasıl hazırlandığını ve en önemlisi bugüne damgasını vuran ‘güç, iktidar ve para’ savaşlarının hikâyesini anlatıyor. 
Edison’a en büyük darbeyi yine tanıdık bir ismin, Graham Bell’in vurduğunu da unutmadan belirteyim. İcatlar çağında yaşamış Cravath da bir mucit. ABD’nin bugünkü hukuk sisteminin altında onun imzası var.
Elbette aşk da var kitapta. Güzeller güzeli bir şarkıcı, onun gizemli hayatı ve ‘akım savaşları’ndaki rolü kitaba ayrı bir heyecan katıyor. Tüm bu kahramanlar tarih sahnesinde başrol oynamış isimler, biz bu kitapta onların bu başrolü nasıl aldıklarına ve sahneye nasıl çıkıp nasıl ayrıldıklarına şahitlik ediyoruz. Akım savaşlarını kim mi kazanıyor? 
Elbette ABD. Moore şöyle diyor: “Şu an Birleşik Devletler’in omurgasını oluşturan sistemi ancak hep birlikte kurabilirlerdi. Bunu kimse tek başına yapamazdı. Paul, böyle bir mucize yaratabilmek için, dünyanın her birine ihtiyacı olduğunu fark etti. Tesla gibi vizyonerler. Westinghouse gibi zanaatkârlar. Edison gibi satışçılar.”
‘Karanlığın Son Günleri’ bugünü anlamak için dünü bilmek gerekir diye düşünenler için harika bir kaynak. Hemen belirteyim; kitabın filmi de çekildi. Yakında gösterime girecek ve Oscar’larda büyük sükse yapması bekleniyor.

Werner von Siemens’i de kitapta görecekmiyiz acaba J

MAVI TÜY Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri / Illusions / Richard Bach



MAVİ TÜY
Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri
Orijinal Adı: Illusions
Yazar: Richard Bach

1.       Kutsal Indiana topraklarında doğmuş, Fort Wayne’in doğusundaki mistik tepelerde yetişmiş bir Usta gelmişti yeryüzüne.
2. Usta bu dünyayı Indiana’nın okullarında ve yetişkinliğinde de otomobil tamirciliği mesleğinde öğrendi.
3. Ancak Usta başka ülkelerden, başka okullardan ve yaşadığı başka yaşamlardan da çok şey öğrenmişti.Bunları hatırladı ve hatırlayınca da, akıllı ve güçlü oldu, diğerleri onun gücünü gördüler ve kendisine akıl danışmaya geldiler.
4. Usta kendine de bütün insanlığa da yardımcı olacak güce sahip olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için bu kendisi için geçerli oluyordu. Diğerleri onun gücünü gördüler ve dertlerinden ve hastalıklarından kurtulmak için ona geldiler.
5. Usta her insanın kendini Tanrı’nın oğlu olarak görmesinin doğru olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için de öyleydi. Çalıştığı garajlar, atölyeler onun bilgeliğini, onun elinin temasını arayanlarla, dışarıdaki sokaklar sadece o geçerken gölgesinin üstüne düşmesini ve böylece yaşamlarının değişmesini isteyenlerle doldu.
6. Kalabalıklar yüzünden ustabaşılar ve dükkân sahipleri onun da tamircilerin de otomobiller üzerinde çalışacak yer bulamadıkları için aletlerini toplayıp başka bir yere gitmesini istediler.
7. Böylece o da kırlara gitti ve kendisini izleyenler ona Mesih, mucizeler yaratan demeye başladılar; buna inandıkları için de öyle oldu.
8. O konuşurken bir fırtına kopsa, dinleyenlerden birinin başına bir damla düşmüyor, gökler gürlese, yıldırımlar düşse bile kalabalığın en sonundakiler sözlerini en öndeki kadar açık seçik duyuyorlardı. Ve onlarla hep mesellerle konuşuyordu.
9. Ve Usta onlara dedi ki: “Her birimizin içinde sağlığa ve hastalığa, zenginliklere ve yoksulluğa, özgürlüğe ve köleliğe rızamız yatar. Bunları kontrol eden sadece bizleriz, başka biri değil.”
10. Bir değirmenci ortaya çıktı; “Senin için böyle konuşmak kolay, Usta, çünkü sen bizim gibi değilsin, yönlendiriliyorsun ve bizler gibi çalışmak zorunda değilsin. Bu dünyada insan yaşamak için çalışmak zorundadır.”
11. Usta dedi ki: “Bir zamanlar büyük bir billur ırmağın dibinde bir köy dolusu yaratık yaşardı.
12. Genç ve yaşlı, zengin ve yoksul, iyi ve kötü hepsinin üzerinden sessizce akar geçerdi ırmak. Sadece kendi billur varlığını bilir, kendi yolunda giderdi.
13. Her yaratık kendi bildiğince ırmak dibinin köklerine ve taşlarına tutunurdu, çünkü tutunmak onların yaşam biçimiydi ve doğuştan beri öğrendikleri şey akıntıya direnmekti.
14. Ama sonunda bir yaratık şöyle dedi: ‘Ben tutunmaktan bıktım artık, gözlerimle göremiyorsam da, ırmağın gittiği yeri bildiğine inanıyorum. Kendimi bırakacağım, beni istediği yere götürsün. Burada asılı kalırsam sıkıntıdan öleceğim artık.’
15. Öteki yaratıklar güldüler, ‘Aptal,’ dediler. ‘Hele bir bırak, o zaman taptığın o akıntı seni kayalardan kayalara çarpar ve sıkıntıdan öleceğinden daha çabuk ölür gidersin.’
16. Ama o onları dinlemedi ve derin bir soluk alarak kendini koyverdi. Aynı anda akıntı kendisini kayalara çarptı.
17. Ancak yaratık bir daha tutunmayı reddedip de aradan bir zaman geçince akıntı onu dipten kaldırdı ve ondan sonra bir yere çarpıp bir yanını incitmedi.
18. Irmağın aşağısında kendisine yabancı olan başka yaratıklar, ‘Bir mucize bu!’ diye bağırdılar. ‘Bizim gibi bir yaratık, ama uçuyor işte! Bizleri kurtarmaya gelen Mesih bu!’
19. Akıntıya kapılmış giden, ‘Ben sizden fazla Mesih değilim,’ dedi. ‘Irmak bizleri özgürlüğümüze kavuşturmaktan zevk alıyor, eğer kendimizi koyvermeye cesaret edebilirsek. Bizim gerçek işimiz bu yolculuktur, bu serüvendir.’
20. Ama onlar, ‘Kurtarıcı!’ diye daha çok bağırarak sıkı sıkı tutundular kayalarına. Bir daha baktıklarında yaratık gitmişti ve onlara da artık sadece bir Kurtarıcı efsanesi yaratmak kalmıştı.
21. Usta kalabalığın çevresinde her gün biraz daha arttığını gördü, kendisine her zamankinden daha çok yaklaşıp kendilerini iyileştirmesini, mucizeleriyle beslemesini, onlar için öğrenmesini, onların yaşamlarını yaşamasını istediklerini görünce, bir gün tek başına bir dağ tepesine gidip dua etti.
22. Ve kalbinde şöyle dedi: Ey Ebedi Parlak Olan, eğer istediğin buysa, bu kadehi al elimden, bu imkânsız görevi bir yana bırakmama izin ver. Başka bir insanın yaşamını yaşayamam, oysa on bin kişi benden yaşam bekliyor. Bunların olmasına izin verdiğim için pişmanım. Eğer istersen beni bırak da motorlarıma ve makinelerime döneyim ve başka insanlar gibi yaşayayım.
23. Ve dağın tepesinde bir ses duydu: Ne erkek ne kadın, ne yüksek ne hafif, sonsuz derecede sevecen bir ses. Ve bu ses dedi ki: “Benim değil, senin istediğin olacak, çünkü senin istediğin benim senin için istediğim şeydir. Öteki insanlar gibi sen de yoluna git ve yeryüzünde mutlu ol.”
24. Usta bunu duyunca sevindi, teşekkür etti ve dağdan bir tamirci şarkısı mırıldanarak indi. Kalabalık dertleriyle çevresini sarıp kendileri için iyileştirmesini, kendileri için öğrenmesini, anlayışıyla kendilerini sürekli beslemesini ve mucizeleriyle kendilerini eğlendirmesini istediğinde Usta kalabalığa gülümsedi ve şöyle dedi: “Ben bu işi bırakıyorum.”
25. Kalabalık bir an şaşkınlıktan donakaldı.
26. Ve Usta onlara dedi ki: “Bir insan Tanrı’ya en çok istediği şeyin, kendisine bedeli ne olursa olsun, ıstırap çeken dünyaya yardım etmek olduğunu söylerse ve Tanrı da ona yanıt verip ne yapması gerektiğini söylerse, o insan kendisine söyleneni yapmalı mıdır?”
27. “Elbette, Usta!” diye bağırdı kalabalık. “Tanrı istediği takdirde cehennem azabı çekmek bile bir zevktir onun için!”
28. “Bu azap ne olsa da, bu görev ne kadar güç olsa da mı?”
29. “Tanrı istemişse asılmak bir şereftir, bir ağaca çivilenip yakılmak insanı yüceltir,” dediler.
30. Usta kalabalığa “Tanrı sizin yüzünüze konuşsa ve YAŞADIĞIN SÜRECE YERYÜZÜNDE MUTLU OLMANI EMREDİYORUM deseydi, o zaman ne yapardınız?” dedi.
31. Ve kalabalık sustu, öylece durdukları vadilerden, tepelerden tek ses çıkmadı.
32. Ve Usta sessizliğe dedi ki: “Mutluluk yolumuzda bu yaşam için seçtiğimiz bilgiyi bulacağız. Bugün ben bunu öğrendim ve şimdi sizi kendi yolunuzda istediğiniz gibi yürümeye bırakmayı seçiyorum.” 33. Ve Usta kalabalığın arasından geçerek kendi yoluna gitti, onları bırakıp kendi gündelik insanlar ve makineler dünyasına döndü.

Donald Shimoda ile yaz ortasında karşılaştım. Dört yıllık uçuşum sırasında benim yaptığım işi yapan başka bir pilot bulamamıştım. Ben rüzgârla birlikte kasaba kasaba dolaşır, eski bir çift kanatlı uçakta on dakikası üç dolara adam uçururdum. Bir gün Illinois’de Ferris’in hemen kuzeyinde Fleet’imin kokpitinden aşağı baktığımda limon zümrüdü samanların arasına süzülür gibi inen altın renkli ve beyaz bir yaşlı Travel Air 4000 gördüm. Benim özgür bir yaşantım vardır, ama kimi zaman çok yalnızlık çektiğim de olur. Orada çift kanatlı uçağı görünce bir an düşündüm, sonra yanına inmenin bir zararı olmayacağına karar verdim. Gaz kolunu boşa alıp dümeni iyice kırınca Fleet ile yanlamasına yere düşmeye başladık. Kanat telleri arasındaki rüzgârın o yumuşak ve keyifli sesi, pervanesini çeviren yaşlı motorun pok-pokları. İnişi daha iyi izlemek için gözlüklerin yukarıya itilmesi. Mısır başakları altımda hışırdayan yeşil yapraklardan bir cangıl, bir çit ve sonra da göz alabildiğince uzanan yeni biçilmiş otlar.

Aşk mezhebinde her şey AŞK'a kurbandır...

" BEN BİR insanım
KATLAMAYIN
SARMAYIN
BOZMAYIN"
kRoPoTkIn

"Benim sürdürmek zorunda olduğum hiçbir alışkanlığım yok... en sevdiğim yemekler listesi diye bir şeyim bile yok... benim için başlıca amaç, diğer insanlara hayatın izin verdiği kadar yakın olmaktır. Bundan başka hiçbir şey beni pek heyecanlandırmaz... Hiçbir şey de içimde bundan çok ilgi uyandırmaz." -Jerzy Kosinski

Charles Manson 1969'da Roman Polanski'nin evini basip öldürme emrini verdiğinde ve sekiz kisi telef olduğunda, Kosinski New York JFK havaalaninda yanliş etiketlenmiş bavuluyla ugraşmaktadır. Yoksa o da davetlidir ayni akşam, arkadaşlarıdır hep öldürülenler. o gece kurtulmuş, üstüne bir yirmi yıl daha yaşayıp intihar etmiştir.

Kosinski 3 Mayıs 1991 günü intihar etti. İntihar öncesi yazdığı ayrılma notunda "Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin." yazıyordu.
Ölümü kitaplarindan daha ürpertici ve kudretli olan yazar; karisi ile tv izlerken banyoya gidip kafasina naylon torba gecirip baglayarak intihar etmistir. İntihar öncesi son aperatifi yüksek dozda yatıştırıcı ve rum n coke’tur.
Hayatla kavga etmis, ondan dayak yemis, sonra da sasali bir dansa kaldirip muzik bitince terk edip gitmistir. Gercek bir the man who sold the world'dur.
Ürkütücüdür ama hayat da biraz öyle değil midir?
Deseni oluşturan bir parçaysan zor olur bütünü görebilmek derler. Günler uzuyor. Daha az uyuyunuz.

-Aşk mezhebinde her şey AŞK'a kurbandır...( Hz.MEVLANA )

"bir atasözü, gece bütün kedilerin kara olduğunu söyler. insanlar için doğru değildir bu. tersine, gündüz hep aynı işleri yapıp birbirine benzeyen insanlar, gece olunca tanınmazlar. gölgelerin sokaklarda kaydığı görülür, karanlıktan çıkıp sinek gibi, bir fenerden öbürüne zıplarlar. arada bir de durup şişeyi dikiverirler. kapıların girintisinde daracık etekli, göğsü açık kadınlar onları bekler. adamlar, sallanarak yaklaşırlar kadınlara, sonra birlikte karanlıklara gömülür, kaybolurlar. parktaki cılız ağaçların arasında kucaklaşan çiftlerin iniltisi gelir. boş evlerin yıkıntılarında karanlıkta sokağa çıkacak kadar çılgın kızların ırzına geçilir. lastikleri ıslık çalarak uzaklaşan bir cankurtaranın canavar düdüğü duyulur arada. bir meyhaneden alevler yükselir, camlar büyük bir şangırtıyla dökülür yere."
(boyalı kuş'tan)
"Being there” romanının filmi de çekilmiştir. Başorllerde Peter Sellers, Shirley MacLaine oynamıştır. Peter Sellers’i Pembe Panter filmlerindeki Müfettiş Clouseau karakteriyle de tanıyoruz. Pembe Panter’de hizmetçisi Kato ile enfes dövüş sahneleri vardır.

"Being there" İngilizce'de "Doğru zamanda doğru yerde bulunmak" anlamına gelen bir deyimdir.

Chance (Peter Sellers) kendini bildi bileli Washington'da bir zengin evinin bahçıvanlığını yapan orta yaşlı, saf ve biraz da zeka özürlü bir adamdır. Bütün ömrünü bu malikânenin bahçesinde kendisine ayrılmış bir odada geçiren Chance'in dış dünya ile hiç teması olmamıştır. Dış dünya hakkında bildiği her şey patronunun kendisine verdiği televizyondan seyrederek öğrendiklerinden ibarettir. Temasta bulunduğu diğer bir kişi de yemeklerini yapan ve ona bir çocuk gibi bakan siyahi hizmetçidir. Bir gün hamisi olan yaşlı milyoner ölünce kendisini birdenbire gerçek dünyanın içinde bulur. Patronunun kendisine vermiş olduğu eski takım elbisesini de giyerek şehrin kendisine çok yabancı olan sokaklarına dalar. Bu şık ama eski moda elbiseler içinde, başında fötr şapkası elinde bavulu ve şemsiyesi ile amaçsızca gezinirken kendisine bir limuzin çarpar. Limuzinde politik olarak da çok etkili zengin bir iş adamı olan Benjamin Rand (Melvyn Douglas)'ın eşi Eve Rand (Shirley MacLaine) vardır. Sadece ayağı incinmiş olan Chance'i tedavi ettirmek üzere köşklerine davet eder. Ev sahibi Benjamin Rand ölümcül bir kan hastalığı nedeni ile evde yoğun bakım altında olduğu için zaten evin bir bölümü küçük bir hastane görünümündedir. Burada özel doktorların bakımı altına giren Chance'in misafirliği daha da uzayacaktır. Hayatında hiç alkol almamış olan Chance yemekte ikram edilen içkinin tesiri ile kim olduğu sorulduğu zaman "Bahçıvan Chance" (Chance the Gardener) diyeceğine dili sürçer ve "Chauncey Gardiner" der (Bu politikacılara yakışan fiyakalı bir isimdir). Çok az konuşan ve monoton bir uslupta genellikle bahçe ve bahçıvanlıkla ilgili sözleri televizyondan kaptığı bazı ifadelerle harmanlayarak sarfeden bu saf insanın söylediklerinin altında derin anlamlar ve büyük bir bilgelik yattığını zanneden Rand onu kanatlarının altına almaya karar verir. Washington sosyetesinde ve politik çevrelerde çok etkili ve söz sahibi bir insan olan Rand, Chance'i ABD başkanı (Jack Warden) 'yla bile tanıştırır. Başkan da Chance'in bir bahçenin mevsimlere göre gösterdiği değişiklikleri tasvirini ekonomik ve politik bir tavsiye olarak yorumlar. Bundan sonra da Washington sosyetesinde hızla üst basamaklara tırmanarak yine televizyon ve basının da yardımı ile ülke çapında popüler olur. Sıkça katıldığı talk show'larda sarfettiği abuk subuk aforizmalar etkisini gösterir ve yapılan anketlerde Amerikan kamuoyunda "bilgeliğin gösterişsiz ve saf yeni temsilcisi" olarak kabul gördüğü anlaşılır. Bu arada Chance'in gerçek kişiliğini çözebilen tek kişi Dr. Robert Allenby (Richard Dysart)'dir, ama onun da kimseyi ikna edecek durumu yoktur. Chance'den çok etkilenmiş olan Rand ölünce mirasından ona da bir pay ayırır. Cenazeden sonra ABD başkanının da aralarında bulunduğu etkili politik grup bir dahaki seçimlerde Chance'i başkan adayı göstermeyi uygun görürler, ancak bu arada Chance malikanenin bahçesindeki yapay gölün yüzeyinde İsa benzeri bir şekilde suya batmadan yürüyerek uzaklaşır gider.


Nirvana - The Man Who Sold The World
We passed upon the stare
We spoke of was and when

Although I wasn't there
He said I was his friend which came as a surprise
I spoke into his eyes
I thought you died alone
A long long time ago
Oh no, not me
We never lost control
You're face to face with The Man Who Sold The World
I laughed and shook his hand
And made my way back home
I searched for form and land
For years and years I roamed
I gazed a gazeless stare at all the millions here
I must have died alone (Alt: I must have died along)
A long, long time ago
Who knows? Not me
We never lost control
You're face to face with the Man who Sold the World
Bakışlarımızı kaçırdık
Ne olduğu ve ne zaman olduğu hakkında konuştuk
Orda olmadığım halde
Şaşırtıcı gelen; arkadaşı olduğumu söyledi

Gözlerinin içine konuştum
Senin yalnız öldüğünü düşündüm
Uzun çok uzun zaman önce
Hayır ben değil
Biz asla kontrolü kaybetmedik
Dünyayı satan adamla yüz yüzesin

Güldüm ve onun elini sıktım
Ve eve dönüş yoluna koyuldum
Her yeri aradım
Yıllarca dolaştm
Buradaki bütün insanlara dik dik baktım
Yalnız ölmüş olmalıyım

Uzun çok uzun zaman önce
Kim bilir? Ben değil
Biz asla kontrolü kaybetmedik
Dünyayı satan adamla yüz yüzesin




EĞER

Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü ve bunun sebebini senden bildikleri zaman sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen, ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen; ve kaybedip yeniden başlayabilir ve kaybın hakkında bir kerecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen ve kendinde 'dayan' diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitmezse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,
altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası

sen bir İNSAN olursun oğlum...

Rudyard Kipling
If— 
BY RUDYARD KIPLING
If you can keep your head when all about you  
    Are losing theirs and blaming it on you,  
If you can trust yourself when all men doubt you,
    But make allowance for their doubting too;  
If you can wait and not be tired by waiting,
    Or being lied about, don’t deal in lies,
Or being hated, don’t give way to hating,
    And yet don’t look too good, nor talk too wise:
If you can dream—and not make dreams your master;  
    If you can think—and not make thoughts your aim;  
If you can meet with Triumph and Disaster
    And treat those two impostors just the same;  
If you can bear to hear the truth you’ve spoken
    Twisted by knaves to make a trap for fools,
Or watch the things you gave your life to, broken,
    And stoop and build ’em up with worn-out tools:
If you can make one heap of all your winnings
    And risk it on one turn of pitch-and-toss,
And lose, and start again at your beginnings
    And never breathe a word about your loss;
If you can force your heart and nerve and sinew
    To serve your turn long after they are gone,  
And so hold on when there is nothing in you
    Except the Will which says to them: ‘Hold on!’
If you can talk with crowds and keep your virtue,  
    Or walk with Kings—nor lose the common touch,
If neither foes nor loving friends can hurt you,
    If all men count with you, but none too much;
If you can fill the unforgiving minute
    With sixty seconds’ worth of distance run,  
Yours is the Earth and everything that’s in it,  
    And—which is more—you’ll be a Man, my son!

Quantum Böyle Iste Bir Sey / Tevazu Hem Iyidir Hem Iyi Degildir (Hangisi Isinize Gelirse)

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?
Yılmaz Erdoğan


fazla tevazu kibirdendir
Kibir öyle bir kuştur ki, bir kanadı abartılı tevazu, diğer kanadı ise gizli alaycılıktır.

mağrur olma padisahim senden buyuk allah var

haddini aşan şey zıddına döner

“doğuya fazla giden batıya düşer; aksi de geçerlidir bunun."

estağfurullah demek yerine eyvallah demeyi bilmek lâzım

tevazusu olmayanın terazisi de olmaz

bu ülkede üç tane mütevazi insan gösterilecekse, ben üçüncüsü değilim birincisiyim (ümit özat)

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der: – Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergahı’na geri gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

Hacı Bektaş da şöyle der: – Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.

hararet nardadır sacda değildir,
keramet baştadır tac’da değildir
her ne arar isen, kendinde ara,
kudus’ta mekke’de hac’da değildir

gönül kâbesine girmesin hülya,
nefsine hakim ol düşme bed hûya.
kirleri arıtan baksana suya,
hep yüzü yerlerde, buç’da değildir

güvercin donunda duran
cümle eksikler bitiren
beş taşı şahit getiren
hünkâr hacı bektaş veli

“Hacı Bektaş Veli, Rum sınırına gelince yolunun çevrildiğini görür, 'Bismillah ve billah' (!) deyip,  sıçrayarak, ulu arşın tavanına yetişir. Melekler, elifi taçla karşılarlar Hacı Bektaş’ı. Hacı Bektaş Veli bir güvercin şekline girip, uçarak Sulucakaraöyük'e inmeyi başarır ve bir taşın üstüne konar.” 

İtil, atıl ama, satılma!
Doğrul, devril ama, eğilme!
Beslen, uslan ama, yaslanma!
Tanış, konuş, yaklaş ama, uzaklaşma!
Zulmü devir, nefsi devir ama, çam devirme!
Rakibini geç, sınıfını geç ama, gülüp geçme!
Ev al, araba al, abdest al ama, beddua alma!
Okumaktan zarar gelmez ama, lânet okuma!
Elini aç, gözünü aç, kapını aç ama, ağzını açma!
Davet et, hayret et, af et, tevbe et ama, ihânet etme!
Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol ama, bölücü olma!
Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş ama, ortak koşma!
Fidan besle, hayvan besle,çocuk besle ama, kin besleme!
Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama, hiçbir zaman, boş verme!
Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen ama, kendini beğenme!
Günlerini say, servetini say, büyüklerini say ama, yerinde sayma!
Paranı ver, gönlünü ver, selam ver, canını ver ama, sırrını verme!

Mevlana


Nusret Baba Buyurur “Nefes Alın”

 “İrtibatı koparmayalım”
“Biz de sözü geçer her gelenin, ama sanma ki sözü geçer hergelenin…”
“Gelene git, gidene gel denmez...”
-----------
gamsız celal abi camura dusmustur, dustugu yerde aglamaktadir. arkadan bembeyaz firinci kiyafeti ve onluguyle nusret baba yetisip gamsiz celal'i omzundan kavrar:
- kalk evladim.
+ baba kopeginim. camura dustuk, kirlendik baba.
- kalk evladim, kalk. evladim siz kirleneceksiniz, biz temizleyecegiz.

boyle bir babadir iste nusret baba. Baba büyüksün..
---------
naim: ustacığım sorsam, kızar mısın?
baba: sor evladım.
naim: nereye gidiyorsun?
baba: kabristana...
naim: kimi ziyaret edeceksin?
baba: servileri.
naim: neden usta?
baba: onlar kadar göğe yakınım; ama ayaklarım toprakta, onlar kadar canlıyım; lakin mekanım ölüler diyarı, serviler kadar çoğum; ama yalnızlığımın şahidi mezar taşları.
beni serviler anlamaz da kim anlar naim?
---------
"efendim, bir varmış bir yokmuş. evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ormanın birinde bir kaplumbağayla iki karga varmış. bunlar çok iyi arkadaşmışlar. kargalar bir gün, 'haydi, şöyle uzak, güzel bir yere gidelim, bir eğlenelim,' demişler. kaplumbağa demiş ki, 'yahu, ben bu halimle nasıl gelirim? sizin kanadınız var, tikitak tikitak uçarsınız,' demiş. kargalar hemen buna bir çare bulmuş. 'biz şimdi şu çubuğun iki ucundan ayaklarımızla tutarız, sen de ağzınla çubuğa tutunursun, beraber uçarız,' demişler. kaplumbağa hemen kargaların dediğini yapmış. bizim ahbap çavuşlar beraber havalanmışlar, uçup gitmişler.
bir müddet uçmuşlar. fakat bu arada aşağıdaki insanlar bunları havada görünce şaşırmış. 'ulan,' demişler, 'hiç böyle acayip şey görmedik. kaplumbağa da uçar mı?' tabii o kadar uzaktan aradaki çubuğu görmemişler. kaplumbağa bunlara cevap vermek için açmış ağzını ama o yüksekten paldır küldür düşmüş, paramparça olmuş.


insanlardan uzaktaki şeyleri doğru görmeyi, görmediklerini anlamayı bekleyemezsiniz. bu yüzden de kimseyi suçlayamazsınız. kaplumbağa kargayla arkadaşlık edecekse eder ama iş beraber uçmaya gelince... o iş bu işin tabiatına aykırı evladım."




Günün Dinletileri:



18 Şubat 2014 Salı

“Önce ekmek gelir, sonra ahlak-Bertolt Brecht”

İngiltere-Prusya 7 Fransa 6
Tarih: 13.02.2014 Perşembe
Mekan: Waterloo Brüksel
Art: Barok
Spor Kayakla Atlama Buz Hokeyi
Enstrüman Mızıka Balalayka
Branş Blues Country
Balık Mezgit Çinekop
Lokanta Kadı Nimet Foça
TV Samsung Sony
Ders Hayat Bilgisi Vatandaşlık Bilgisi
1 Refik ** Cüneyt **
2 Bora ** Sezai ***
3 Turgut Y. *** Sercan **
4 Serkan *** Bülent **
5 Burak *** Ekrem **
6 Kaan ** Barış **
7 Murat ** Özgür ***


İlle de görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel
-SUNU

Tarihler 18 Haziran 1815’i gösteriyordu. Avrupa'nın kaderi tek bir gecede çizilecekti. Mavi urbalı Fransızlar ile kırmızı urbalı İngilizler, Belçika'nın Brüksel şehri yakınlarındaki Waterloo kasabasında süngü süngüye, göğüs göğüse amansız bir mücadeleye giriştiler. Top mermilerinden toprağın altı üstüne geliyor, yakılan barutun hesabı tutulamıyordu. Fransız ordusunu hayatın kendisinden çok daha büyük küçük general Napolyon komuta ederken, İngiliz ordusunu başında Dük Wellington, Prusya ordusunun başında ise Gebhard von Blücher vardı.

Bu dünyada iki güç vardır, kılıç ve ruh. Sonunda ruh daima kılıca galip gelir diyen Napolyon şafakla birlikte cepheden saldırıya geçiyordu. Savaş Fransızların lehine seyrederken süvari birliklerinin yanlış manevrasıyla kontrol İngilizlere geçiyordu. Prusyalıların da yardıma yetişmesiyle birlikte Fransızları hiçte parlak saatler beklemiyordu. Geri çekilerek kayıplarını azaltacaklarını düşünen Fransızlar bir hata daha yapıyor toplu imhadan kaçamıyorlardı. Kayıp her iki taraf içinde öylesine büyüktü ki Wellington “Kaybedilen bir harpten sonraki en feci şey, kazanılmış bir muharebedir!” diyordu.

Fransa’da, Cüneyt kale çizgisini müdafa etmekle meşgul, defansta oynayan Sezai rakip sahaya parapet kanallar döşemiş yüksek tansiyonlu ara ara bol presli oynuyor. Sercan pas trafiğini yönetmeye çalışırken, Bülent kendini takım içinde irtibatı güçlendirmeye vakfetmiş. Ekrem orta alanda cansiperane işler çıkarırken, Barış sağ kanattan gedik açma peşinde. Özgür gol yollarına kurşun dökmüş, civa misali rakip sahaya akıyordu.

İngiltere-Prusya’da, kalede Refik olağan perfoansını sahnelerken, Bora, libero pozisyonunda dinamoyu ivmelendirme peşine düşmüş. Turgut Y. Sol kanatta yerini yadırgıyor olsa da cephe ortamına çok rahat uyum sağlıyordu. Serkan, anyondan katyona elektron misali akarken,  Burak   şoselerde mayın patlatıp, rakip savunmanın gönyesini zedeliyordu. Kaan skor üretim merkezine konuşlanmış, istishali seriye bağlamaya çalışıyordu. Hücumda Murat, kritik eşiği aşmış yüzde biri zorluyordu.

Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir, her gün daha çok sahip olurmuş derler. Medeniyet bile kara sabanla başlamış. Uygarlıklar üretim kapasitelerini arttırabildikleri ölçüde tarihe damga vurmuşlar. Bir kişinin şiar edinmesi gereken yegane düstur kol gücünü üretime döndürmek olmalıymış. Yürekten inanıyoruz.

Şartlar ve koşullar ne olursa olsun üretime ara vermeyenlerin kaybetmesi mümkün değildir. Misket bombaları patlasada, şarapneller saçılsada, ihtiraklı obüs mermileri uçuşsada üretime hiçbir zaman ara vermeyelim.

Hasadın keyfini çıkarmak istiyorsak düzenli bir şekilde toprağı sulamamız, işlememiz, ayrıkotlarını ayıklamamız gerekir. Her birimiz kendi bahçemizin bahçevanıyız bu hayatta. Unutmayalım ki bahçıvan yoksa bahçe de olmazmış dostlarım. Bahçelerimize iyi bakalım.

Samanyolu'na en yakın galaksi Andromeda’dan bildiren ketenhelvacı cümlemize iyi haftalar, başarılı hasatlar diler.
---------------
Mart Fırtına Takvimi
1 Mart : Fırtına
11 Mart : Kocakarı Fırtınası
12 Mart : Hüsum Fırtınası
24 Mart : Koz Kavuran Fırtınası
26 Mart : Çaylak Fırtınası
29 Mart :  Fırtına

Waterloo - Stonewall Jackson Lyrics
Waterloo Waterloo where will you meet your Waterloo
Every puppy has his day everybody has to pay everybody has to meet his Waterloo

Now ol' Adam was the first in history with an apple he was tempted and deceived
Just for spite the devil made him take a bite
And that's where ol' Adam met his Waterloo
Waterloo Waterloo...

Little General Napoleon of France tried to conquer the world but lost his pants
Met defeat known as Bonaparte's reterat and that's where Napoleon met his Waterloo
Waterloo Waterloo...

Now a feller who's darling proved untrue took her life but he lost his too
Now he swings where the little birdie sings
And that's where Tom Dooley met his Waterloo
Waterloo Waterloo...


“Kumarda kaybeden aşkta kazanır / Sfortuna al gioco ,fortune in amore”- İtalyan Atasözü

Shogun 10 Bonanza 6
Tarih: 09.01.2014 Perşembe
Mekan: Pensilvanya Ankara
Kort: Roland Garros
Kumar Tombala Fırdöndü
Armoni Tanita Tikaram Tracy Chapman
Şair Cemal Süreyya Nazım Hikmet
Aksiyon Kamikaze Harakiri
Sistem Ju Jitsu Aikido
Erenler Hacı Bektaş Sultan Veled
Meslek Baytar Kabzımal
Banka Osmanlı Halk
1 Mehmet *** Emre **
2 Barış *** Enver ***
3 Turgut T. ** Sezai **
4 Ekrem ** Özgür **
5 Alper ** Murat *****
6 Bora *** Kaan ***
Goller:
Bora 5 Kaan 3
Barış 5 Özgür 1
Sezai 1
Murat 1

yemin etmiştik küçük harflerle konuşmaya
cücelik dersleri almıştık çarşılardan
yeleleri çöl yelleri ile okşanan atlar gibiydik
dört nala sonsuzluğa koşan
ah ki gittikçe küçülen harflerle...
-KUMAŞ YALNIZLIKLARI

Fuji dağının kıraç platolarında şahika mücadelesi veren samuraygillerden Shogun ile Teksas’ın alize rüzgarları ile çoraklaşmış çiftliklerinde petrol zaferi peşinde heder olan Bonanzagillerin mücadelesine tanıklık ettik. Ardaşık çarpışmalar silsilesinden tavuk karası gözlerimiz değirmen taşı gibi açılayazdı. İradeler çarpıştı, kondisyonlar çarpıştı, yetenekler çarpıştı, kozlar çarpıştı. Shogun son düzlükte maça valesiyle enpas atıyor fazladan bir el yaparak maçı 10’a 6 kazanma başarısı gösteriyordu. Maçın özetini takiben aktivistlerin bireysel performanslarına geçelim isterseniz.

Shogun’da kalede Mehmet uçmadık şut, dokunmadık top bırakmıyor, bir parende atmadığı kalıyordu. Sağ bek oynayan Barış, çözüver düğmelerin göreyim siğnelerin nağmeleri eşliğinde hücum ağırlıklı oynuyordu. Libero Turgut nurlu paslar, narlı çalımlar atıyordu. Sol bek Ekrem, Obi-Wan Kenobi’nin güç bizimle olsun repliğini şiar etmiş, katı defans yapıyordu.  Alper ne çıkarsa bahtına deyip, rakip defansa sağ kanattan bindiriyordu. Buşido, savaşçının yolunu en iyi ben bilirm diyen Bora gollerden muson yağmurları oluşturuyordu.

Bonanzagillerde kalede Emre atakları kesmek için Voodoo’ya bel bağlamıştı. Enver, defansta çok çalışkandı, granitten dalgakıranlar oluşturma peşindeydi. Göbekte oynayan sezai, maestro görevini yapsada gol yollarında etkili olamıyordu. Sol açık Özgür, zayıf noktalara C4 yerleştirip rakip sette gedik açmakla meşguldü. Roninlerin isyanını sahaya çok güzel yansıtan Muratın çabaları galibiyete yetmiyordu. İleri uçta Kaan, Nazım Usta’dan feyz almış “O duvar, o duvarınız, vız gelir bize vız” nidalarıyla fütursuzca saldırıyordu.

Nihayetinde oyun Shogun’un galibiyeti ile noktalanırken, vız gelen Bonanza ofise tırıs gidiyordu.   

Gerçek ibadet, susup pusmak değil, konuşup düşünmek ardından da eyleme geçmekmiş. Hayat hiçkimseye acımamaktadır. Olanı kabullenmek, verilenle yetinmek yoktur yasamızda. Atalate kapılmak yok, vazgeçmek yok. Eyleme geçeriz, bileklerimizle yüreklerimizle ele ederiz hakkımız olanı. Ateşböceği sanılmaktan korkmadık hiç bir zaman. Biliyoruz ki hepimiz birer yıldızız.

Oyun bitip şah ve piyon aynı kutuya girerken Neşet Baba’nın deyişiyle bitirelim yazımızı. Ayaklarınızın turabı gönüllerinizin hizmetçisiyim. Bir sonraki maçta tekrar görüşmek üzere hoşçakalın.
---------------
Septisizm (kuşkuculuk): Birine mi baktın bilader?
Materyalizm (maddecilik): Et ete değecek aga…
Varoluşçuluk: Ben böyle hayatın çarkını tekerini
Hümanizm: Böyle konuş canımı ye.
Kantçı ahlak: Biz ayrıldığımız hatunun ayak topuğuna bile yan gözle bakmayız hacı.
Izafiyet (Görecelik): Yeşil Vadi bazen Seferoğulları’nındır bazen de Tellioğulları’nın