19 Mart 2026 Perşembe

Bunu Herkes Bilir: Dünya Elbette Döner

 – Uçurtma rüzgârı bilir de yönünü bilmez.


Büyük el kumar açınca
İstatistik yasaları ne söyler bilmem ama
Mızıkmasın kimse; kartlar eşit dağıtılıyor.

Zardır bu;
herkese altı yüzü var.
Zarlar hileli değil —
tek yumurta ikizidir her olasılık.

Çoğu kez kaybetmek iyidir kazanmaktan;
Top her zaman beklenen köşeden gelmez.

Sizin bu konuda bakışınız
kaç amper?

Her şey zıddına döner.
Doğuya fazla giden batıya düşer;
Olasılık, görmek isteyene.

Zıtların birliği
çok can yakıcı tanrım!


Gününün nasıl geçtiği hiç önemli değil;
Eve her zaman başın dik olarak dön.

Patlatın çayları da içelim biraz.
Tevazuya varalım güvercin donunda.

Bir mıh bir nal kurtarsa da,
Bir nalın bir mıhı kurtardığı
vaki değildir.

Kutsal uskumru bu, Kaptan.
Gaz, frene çok yakın.

Bunu herkes bilir.

Beyne şerbet,
kalbe kezzap dökülür.
Yürek yanar…
Ciğer de.

Sen sonunu sorgula.
Yürekten gelen yüreğe gider;
Gelmeyen ırağa gider.

Çalmayı bilirsen kapı açılır.

Gemilere haber ver —
Alev aldı liman.

Yolu yok artık;
Yel değirmenleriyle dövüşeceğiz.

Güzel atlar
tersine yarışacaklar…


Boş ver, dünya döner nasılsa;
Her şey düzelecek derler sabah haberlerinde;
Gülersin refleks işte —
Biz de güleriz mecburiyetten.


Dünya döner; insan döndüğünü sanır.
Oyun çoktan kuruludur, eşitlik yalnızca masanın süsüdür.
Hakikat konuşmaz; biz gülerek üzerini örteriz.
Herkes bilir ama kimse yüksek sesle söylemez.



18 Mart 2026 Çarşamba

Hepimiz Bir Okyanusun Dalgasıyız


           Akışa kapılan değil, akışla uyumlanan yorulmaz.

Kendi merkezimizi korurken akışla uyumlanmak, kaybetmek değil;

 sürtünmeyi azaltmaktır. 

      Sevgiyle atılan her ilmek, akışla kendiliğinden bağ kurar.

Zarafet kalıcıdır.

 Ne kadar çok itersek, kapı o kadar ağırlaşır.

Kendi akışını korurken başkasının akışına saygı duymak:

 işte gerçek olgunluk.


Hepimiz sonsuz bir okyanus gibiyiz.

Hangi birimizi çalkalasak, mutlaka bir yerde bir yakamoz belirir.
Henüz yakamoz görünmemesi, akışın kanununda onun hiç doğmayacağı anlamına gelmez.

Akıntıya karşı sumo güreşi yapmanın gereği yok;
totalde hep kaybederiz.
Zira cüzî irade, küllî iradenin önünde daima eğilmiştir ve eğilecektir.

Bazen yapmamız gereken tek şey, eşiğe durup olanı algılamaya çalışmaktır.
Olanı değiştiremeyiz.
Sadece ondaki maksadı hissedebilir,
ve onunla aynı frekansta titreşebiliriz.

Seyrani boşuna dememiş:
“Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş.”

Dipnot olarak:
Charles Bukowski’nin mezar taşında “Don’t Try” yazar.
Boşuna söylememiştir.
Uyarısına kulak verelim;
zorlamayalım, akalım.

Live and let live düsturuyla…

Bir şairin dediği o hınzır cümleyi de unutmayalım:
“Hayat kısadır kuzucuklarım,
Yine de uzundur kuzucuklarım.”

17 Mart 2026 Salı

Pembe Panter: Sessizliğin Bu Kadar Komik Olabileceğini Kim Bilirdi?

 

“Param, param, param param param…”

Bu melodiyi duyduğunda aklına hâlâ sadece Napolyon

geliyorsa, üzgünüm ama bu yazıyı okuma. Çünkü biz bugün hayallerin, maceraların ve çocukluğumuzun parlak pembe evrenindeyiz.
(Üstelik Tommiks’in atının adı Napolyon falan değildi. Hâlâ şaşıranlar oluyormuş…)

Pembe Panter’in hikâyesi 1963’te başladı. Blake Edwards bir film çekelim dedi, Peter Sellers ortalığı birbirine katsın dedi, jenerikte de şöyle tatlı mı tatlı, zarif mi zarif, “Ben konuşmam, sadece yürürüm ve herkes bana güler” diyen bir yaratık olsun dedi… İşte Panter böyle doğdu.

Aslında tek işi filmin jeneriğini süslemekti ama o kadar karizmatikti ki, sahne ışıkları Peter Sellers’ı bile zor buluyordu. Jenerikte doğdu, kalbimize yerleşti, ekranlarda kalıcı oldu.

Yaratıcısı Friz Freleng, Pembe Panter sayesinde tam beş Oscar kazandı. Pembe Panter:
✔ konuşmaz,
✔ bakar,
✔ yürür,
✔ ve Oscar kazandırır.
Hepimize böyle arkadaşlar nasip olsun.

Panter’in konuşma konusuna gelelim… Bu arkadaş sessizliğin ekmeğini yiyor. Yalnızca Sink Pink isimli kısa filmde, “İnsanlar niye hayvanlara daha fazla benzemiyor?” diye hafif felsefi bir çıkış yaptı. Muhtemelen kendi sorusuna tatmin edici bir yanıt alamadı ki, bir daha hiç konuşmadı.

Pembe Panter’in cinsiyeti de yıllardır tartışma konusu. Çoğu kişi “erkektir” diyor; ama Meksika ve İspanya gibi ülkeler hiç oralı olmadan “La Pantera Rosa” deyip onu dişi ilan etmiş durumda. Panter bu ya; canı isterse pembe olur, isterse cinsiyetsiz. Bizim ne düşündüğümüzün bir önemi yok.

Panter’in bu kadar sevilmesinin bir diğer nedeni elbette Peter Sellers. Müfettiş Clouseau’nun sakarlığını, zekâsını, saçmalıkla deha arasındaki o kaçınılmaz salınımını izlemek bir tür terapiydi. Clouseau’nun uçağı kaybolup ortadan yok olduğu Trail of the Pink Panther, Sellers’ın son filmi oldu. Adam çekimler sırasında hayatını kaybetti, senaristler de “Ee biz şimdi ne yapacağız?” diyerek karakteri kaybolmuş ilan etti. Açık konuşalım: Clouseau bile bunu becerirdi.

Kato konusunu es geçmek olmaz…
Müfettiş Clouseau'nun “formda kalma” yöntemi, evde beklenmedik zamanlarda üzerine atlayan bir uşak ile dövüşmekti. Spor salonuna üye olmaya gerek yok, Kato varsa yeter!

Pembe Panter, yıllardır her neslin hayal dünyasında kendine yer açmayı başardı. Bazen Hollywood’da bir filmde karşımıza çıktı, bazen bir çizgi filmde sakince yürürken bulduk onu.
Ne yaparsa yapsın hep zarif, hep cool, hep… pembe kaldı.

Belki de Pembe Panter’i bu kadar sevmemizin nedeni bu:
Çocuk kalmak için bize bir bahaneye dönüşüyor.
Bir pembe çizgi bile bizi yıllar öncesine götürebiliyor.

Çünkü bazen deseni oluşturan bir parçaysan, bütün resmi görmek gerçekten zor.
Ama Pembe Panter devreye girince, resmin komik tarafı bir anda ortaya çıkıyor.






-OM-

 

İçe açılan bir kapıdır.

Söz çoğalmaz; azalır.

Her dize bir nefes,

her nefes bir hatırlayıştır.

Hakikat gürültüyle değil,

sessizlikle duyulur.


Sisleri dağıt.
Hakikati gör.

Tohumda bir öz var;
içinde orman.

Lotusun kalbi atar.
“Biz” oradan doğar.

Sisleri dağıt.
“Ben” deme; biz de.

Değişen sensin.
Hakikat yerinde.
Dünya döner;
sen merkezde.

“Ham idim, piştim, yandım.” de..

Dönüşü tamamla.
Kendini bul.

Kutup yıldızı gibi
sabit kal.

Unutma, her dönüş

yeni bir başlangıç.



 

12 Mart 2026 Perşembe

ÇİFT ÇENTİK

 

                                  “Oyun tahtada değil, şahın aynadaki aksinde biter.  

                                    Şah düşerse hakikat de biter.

                                    İki dikey çizgi arasında saklı bir ihtilal; biri vuruş,

                                    diğeri sonsuz yankı... 

                                    Son  karar daima sessizce yürüyen şahındır: 

                                    Rex Nunquam Moritur.


Sessizlik, tahtanın en ağır taşıdır şimdi.

Gözle görülmeyen bir hat çekilir ufka,

Vezirlerin feryadı, atların kişnemesi diner.

Zaman, iki dikey çizgi arasına sıkışır;

Biri vuruştur, diğeri yankı.

 

Kimsenin beklemediği o uğultu,

Bir feda değil, bir ihtilaldir.

Taşlar yer değiştirmez aslında;

Sadece hakikat yerini bulur.

İki ünlem; bir uçurumun kıyısında

Kendi gölgesini seyreden bir devdir.

 

Hesap kitap biter,

Mürekkep kurur,

Tahta susar.

Çünkü o iki çizgi indiğinde;

Artık ne hamle kalmıştır,

Ne de geri dönecek bir zaman.

Şahın aynadaki aksine

son bir selamıdır kalan. 






11 Mart 2026 Çarşamba

ŞAH MAT

 


ŞAH MAT

 

-“Piyonların arasında sessizce yürüyen bir şahın hikâyesi.

Her hamle bir izdir; hayat daima tahtada yazılır.

Görebilen kazanır; anlayan yaşar.

Hiçbir yenilgi son değildir.”

Hayatta her taş düşebilir…
Ama şah feda edilmez.
Şah düşerse oyun biter.

Şah sende saklı öz benliktir.
Şah mat olursa her şey biter;
meydan piyonlara kalır.

İki ünlem yeter—
şahı mat eder.

Düşün, bil, gör.
İki ünlem yeter;
dünya tersine döner.

Her taş düşer…
Yeter ki şah düşmesin.

Her taşı feda,
şaha can feda.

Şah düşerse oyun biter.
Tahtaya iki ünlem iner;
meydan piyonlara kalır…

22 Şubat 2026 Pazar

Tekâmülün Şiiri – III

Olgunluğa erememiş bir çelebiyim kimi zaman;

Tekâmül kapısında bekler yüreğim.

Eşiğe varır da geçemem çoğu kez,

Yarım kalır adımım,

Ateşe düşmez korum;

Savrulur acemi yüreğim.

Değişir insan, değişir dünya;

Hakikat hep aynı kalır.

Menziline varamayan dervişim kimi zaman;

Menzilim yol yol olur.

Arayan, aranan olur.

Hatta yürüyen bir insanım, yavaş yavaş;

Cana gelen, bana gelsin derim

Aynı yolda yürür, başka bir ben olurum.

Dökülür yüküm, güneş görür yeni hâlim


 

9 Şubat 2026 Pazartesi

Marmaris’ten Asenkron Bir Masaj Hatırası


 Marmaris’te üçlü bomba patlamıştı geçen haftalarda; belki bu kez bombayı ben patlatırım diye yola düştüm. Tesis güzel, yemekler güzel, deniz güzeldi. Her şey yerli yerindeydi ama yine de sanki bir tutam baharat eksikti. Ruhsal voltajı biraz yükseltmek için bir randevu aldım ve Bali masajına gittim.

Spa, bir tapınak gibiydi: dört bir yanından su çağlayanları, sütunlar, taş oymaları, sarkıt-dikitler, binbir çeşit bitki… Babil’in Asma Bahçelerini andıran bir ihtişam. Taylandlı masözlerin sessizliği, ortamın ritüel kokusu, tütsüler ve loş ışıklar… Bir an, şamanların kapılardan çıkıp eski bilgileri fısıldayacağını sandım; içim ürperdi, tatlı bir titreme dolaştı. Sessizliğin içinde danışmada sorduğum soru mermerlere çarpıp yankılandı: “Tam kapsam nedir? Rahatlama paketinde neler var?” Görevli, kurumun yüksek standardını vurgulayan kibar ama net bir tonla, “Sunduğumuz hizmet içeriği burada” diyerek küçük bir ahlak ve prosedür dersi verdi. Peştamal, bornoz, terlik ve soyunma dolabının anahtarı da eşlik etti.

Soyunma odasında sol köşedeki kübik dolaplara yöneldim. Azıcık inatçı çıkan kapağı sonunda açtım; peştamal, terlik ve bornozu kuşandım. Tam çıkarken iki Alman girdi içeri. Onlar da geleneksel refleksle dolaplara saldırdılar, bu kez sağ taraf. İki metrekarelik odada politik değil ama polarize olmamıza ramak kalmıştı. Dolaplar onlara da naz yaptı tabii. Yardımcı olmak istedim; anahtarın üzerindeki silik yazıyı adeta “psişik” güçlerle okudum ve kapağı açtım. Minnettar bakışlarla teşekkür ettiler; içlerinden biri “sen uzmansın” dedi. Daha beş dakikadır içerideydim; uzmanlık sertifikamı erkenden almış gibi hissettim. Ayaklarım yere daha bir sağlam basmaya başladı.

Masözün peşine huşu içinde yürüdüm. Yol üzerinde kapalı havuzlar, saunalar, dinlenme salonları, hamamlar, duşlar, meyve suyu çeşmeleri… Kafamda buhurdanlıklar, aromatik yağlar, kızgın taşlar, ipeksi yastıklar dolaşıyor; mor ışıkların altında “el değmeden” bir dinginliğe teslim olmayı bekliyordum. Süslü bir kapı açıldı ve… dışarıdaydım! Kısa bir şaşkınlığın ardından merdivenlerden terasa çıktık. Çardak altında iki bambu masaj yatağı, bir yanda yüzü koyun yatarken başın yerleşeceği halkalı bir bölüm, diğer yanda bambu yastık. Gösterilen yere uzandım. Karşımda deniz, sağım solum yeşil; ambiyans muhteşem.

Bir saat süren masajda bedenimin gerginliğinin yumuşadığını hissettim. Masöz, profesyonel ve saygılı dokunuşlarla çalışıyor; ben ise içimden geçen küçük atraksiyonları dışarıya taşırmadan, bu ritmi bozmadan, manzaranın sükûnetine kapılıyordum. Bitti dedi ansızın; ufak bir hayal kırıklığı. Meğer asıl sürpriz masaj yatağından kalkınca: terasın arka tarafı yürüyüş yoluna açılıyormuş. “Sergi alanında gevşeme” konseptine dönüşmeyelim diye içimden güldüm; umarım istenmeyen karelere malzeme olmamışımdır.

Sedir Adasını göremedim ama masajı aldım ya, o da yeter. Anatole France der ki: “İlk kez ata binmenin ne anlamı kalırdı, anlatamadıktan sonra.” Ben de “İlk kez Kuşadası’na gitmenin ne anlamı var, yaz(a)madıktan sonra?” diye mırıldandım kendi kendime; araya bir şakşuka kadar Akdeniz lezzeti sürdüm.

Bir şiirde Nilgün Marmara acıyla ve pişmanlıkla fısıldar: “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” Belki de yolculuk, gerçekte hiç varamadığımız o iç evin adı. Öyleyse kendimizden gidene kadar gurbete devam.

Gecenin ilerleyen saatlerinde DJ Serkan yüksek volümden remix’i veriyor kulaklarımıza:
“Gide gele arıyorum ama aşk bile yok… Sağa sola atıyorum ama zar bile yok…”
Bazen şehirlerin bize çaldığı şarkılar, içimizdeki uzun susuşları kısaltır. Bazen de Albert Camus’nün dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Hayat böyle işte; top beklemediğin yerden gelir, masaj yatağı beklemediğin terasa kurulur, plan beklemediğin anda dağılır. Biz yine de oyuna devam ederiz.

Sedir Adası’nı göremeyişim, içimde küçük bir boşluk bıraktı. Ama belki de kaçırmalar insanı insana yaklaştırır:

Sevgilim,
Mutlaka görmelisin demişlerdi Sedir Adası’nı;
Bak, kaçırdım bu fırsatı.
Ben zaten hayatı kaçırdım;
Sedir Adası dediğin kaç eder?
Ben seni kaçırdım, Sevgilim.
Sen benim için kaç Sedir Adası edersin, bilir misin?
Yazmaya kalksam hiçbir hesap makinesinin dijiti yetmez.
Sen yine bilmezden gel;
Ben hayatta kalmanın bir yolunu bulurum nasılsa.
Yarılsa da ömrüm, geçen her saniyesinde
Kâğıt üzerinde de olsa görecek günlerim var geride.

Marmaris tatili geride kaldı; işe dönme zamanı. Back Street Disco’daki sahne şovları, clubber havalarım ve “çakkıdı” danslarım bir sonraki yazının konusu—detaylı, inceden inceye, çerez tadında hikâyeler Keten’den.

Araya bir not iliştireyim:
Katısıyla, sıvısıyla, hayatım yüz numara olmuşsa bende mi hata?
Göbekten bağlanmışım şanssızlık çemberine; dön baba dönelim, varamadan hedefe.
Öte dünyadan gelmiş darbe; dünyevî imkânlar olur mu çare?
Ayurveda, Reiki şart; biraz da kurşun döktürelim.
Yüz numaralık düzelme… Ben yine de beklemem.
Bir nebze çıksa burnum yeter; gönlüm toktur benim.
Metafiziksele fiziksel hiç olur mu çare?
Psişik mesele bunlar; adamı doğuştan yoğuran kalıplar…
…dermiş Keten, ve sessizce söyler içinden.

Giderayak Osman Namdar’ın rüzgârı kulağımdan geçiyor:

Geçip gideceğim; üveyiklerle, kekliklerle,
Bir kertenkeleyle çalılar arasından.
“Geçti,” diyecekler, “Geçti!” Bir hışırtı, bir ses,
Bir otun bir ota sürtünmesidir kalacak olan.

Ve Yılmaz Erdoğan’ın yüreğe değen o yalın çağrısı, tatilin ardından bir iç dilekçe gibi:

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?

Yol dediğin, bazen bir spa terasında rüzgâr; bazen kaçırılmış bir ada; bazen kulaklığında çalan bir remix. Kimi zaman iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşsan da, asıl mesele döneceğin evi yeniden yazmak. Ben yazıyorum; gerisi, beklemediğimiz köşeden gelen topun hediyesi.

6 Şubat 2026 Cuma

Delos’lu Dalgıç Der ki “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


erikli-mecidiye (saros körfezi) anısı

 

-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

Denizin insanı çağırdığı anlar vardır; ne ses duyarsınız ne söz, ama içinizde derin bir yer, suyun altındaki başka bir dünyaya doğru çekilir. İşte Saros’a doğru yola çıktığımız o uzun gecede hepimiz aynı sese kulak vermiştik: “Asıl olan derinlerdedir.”

 

Şehrin dar sokaklarından kopup Erikli’nin sessizliğine varana dek, yolculuğumuzun nereye değil, neye dönüşeceğini düşünüyorduk. Yanımızda yalnızca gerekli eşyalar değil; merak, hafif bir tedirginlik ve denizin altındaki yaşamın sırlarına karşı çocukça bir heyecan vardı.

 

Sabahın ilk ışıklarıyla Mecidiye’deki tekneye geçtiğimizde, güvertede kendine has bir ritim hâkimdi. Kimsenin görmediği ama herkesin hissettiği bir düzen… Suya inenler ve çıkanlar, hazırlanıp bekleyenler, dalış ekipmanlarıyla sessiz bir töreni andıran hazırlıklar… Sanki tekne, bir laboratuvar değil de yaşayan bir organizmaydı.

 

Derken, uzak bir anının içinden gelmiş gibi, Kaptan Cousteau’nun hayali ağır ağır beliriverdi suyun üzerinde. Yanında, yılların bilgeliğini omuzlarında taşıyan Calypso… Ne suyu yardılar ne de gölgeleri bozarak yaklaştılar; onların gelişi, denizin hafızasının bize dokunuşu gibiydi.

 

Cousteau, sanki “Dalıyorsun ama nereye indiğini biliyor musun?” der gibi başıyla selam verdi.Calypso ise dalgaların üzerinde bir süre durdu; sonra yalnızca bir hatıraya dönüşür gibi silinip gitti.

Gün boyu teknede ritim hiç bozulmadı. Derine inenler her geri dönüşlerinde değişmiş görünüyordu; sanki her dalış, insanın kendisiyle temas ettiği bir eşikti. Dalış eğitmenlerinden biri, yüzeye çıktığında “Bir üst seviyeye çıktım,” dediğinde, bunun yalnızca teknik bir seviye değil, ruhsal bir yükseliş olduğunu hissediyorduk.

 

Teknenin önünde acil durumlar için dolu tüp sallandırıyorlar. Dalgıçlar için hayati önemde bir dost. Düşünüyoruz keşke hayatın kendisi de böyle olsa… Zorlandığımızda koşup sarılabileceğimiz bir “acil durum tüpü” olsa.

 

Öğleye yaklaşırken dalıştan dönenlerin teninde tuzla birlikte derinliğin bilgisinin de parladığı görülüyordu. Kimse bunu kelimelere dökmüyordu ama hepimiz aynı duyguyu taşıyorduk: Suyun altında yalnızca balıkları değil, kendimizi de görüyorduk.

 

Akşamüstü geldiğinde Saros’un rengi ağırlaşıyor, gökyüzü suyun üzerinden bize son bir ışık çizgisi bırakıyordu. Gezinin bitmekte olduğunu biliyorduk, ama içimizde başka bir şey yeni başlıyordu.

Dalışın öğrettiği en temel şey şuydu:

 

Gördüklerin, görmediklerinin küçük bir parçasıdır.

Tekne kıyıya yaklaşırken, denizin hafifçe yükselen sesiyle rüzgâr birleşti. O sesin nereden geldiğini bilmiyorduk ama şöyle diyordu sanki:

 

“Derinlik bitti sanma. Asıl yolculuk şimdi başlıyor.”

 

Biz döndük. Saros sustu. Ama içimizde bir şey hâlâ dalmaya devam ediyor.

Delos’lu Dalgıç Der ki: “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


Erikli–Mecidiye (Saros Körfezi) Anısı


-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

 

Özgürlüğün de bir kondisyonu vardır; idmansız bırakıldığında insanın ruhu ağırlaşır. Belki de bu yüzden, dalışa karşı içsel bir çağrı duyanlardan biri su altının tanıdık ama her defasında yeniden şekillenen dünyasına dönme ihtiyacı hissediyordu. Bu kez, biz de “nondiver” olarak davet edilmiştik; bilmediğimiz bir ekosistemi yakından görecek, temel teorik bilgileri öğrenecek ve ilk keşif dalışımızı—Discovery Dive’ımızı—gerçekleştirecektik.

 

Dahası, su altındaki küçük canlı kolonilerinin nasıl beslendiğini, nasıl hareket ettiklerini, işbirliği sistemlerini, kendi aklımızın sınırlarını zorlayan o girift düzenlerini gözlemleyecektik. Böylesine zengin bir amaç çevresinde toplanınca düşünmek için bile zaman ayırmadan yola çıkmaya karar verdik.

 

Programın kendisi neredeyse bir belirsizlik manifestosu gibiydi: Toplanma saati muğlaktı, kalınacak yer belirsizdi, kimlerin geleceği tam bilinmiyordu. Her an yeni bir sürprize gebeydi; belli ki hafta sonumuz, adını tam koyamadığımız sürprizlerle dolu bir okyanusa dönüşecekti.

 

Gece yarısında buluşma noktasına vardığımızda, henüz hiçbir hareket yoktu. Dakikalar geçtikçe içimizde sinüzoidal bir panik dalgası yükseldi. Neyse ki ilk gruplar görünmeye başlayınca o dalga sakinleşti. Dalış setlerinin stok kontrolü yapıldı: BCD’ler, regülatör–octopus üniteleri, SPG’ler, 5 mm wetsuit’ler, open-heel paletler, ayarlanabilir ağırlık sistemleri, maskeler, şnorkeller, DSMB’ler… Personel listeleri eşleştirildi ve sonunda İstanbul’da hesap kapanışı yapılıp rotamız Saros’a çevrildi.

 

Dendiğine göre Erikli’de konaklayacak, sabah 08:15’te kahvaltıdan sonra Mecidiye’den kalkan dalış teknesine binecektik. Uykusuz gözlerle yol boyunca “Saros” tabelası aradım; ama yoktu. Meğer Saros diye bildiğimiz şey karmaşık bir coğrafi hayaldi—Erikli, Mecidiye, İbrice vardı; irili ufaklı koylar vardı; ama “Saros” denen şeyin kendisi adeta görünmez bir üst başlıktı.

 

Otele varıp eşyaları bırakır bırakmaz çöktük yatağa. Sabah çalar saat çalmasa dalışı kaçıracaktık. Kahvaltıdan sonra Mecidiye’ye vardığımızda tekne çoktan taşmıştı; üst güvertede güneşçiler, alt katta dalıcılar, her yerde hareket vardı. İnsanlar adeta elektron gibi davranıyor, hızları ve konumları aynı anda kestirilemiyordu. Biz ise birkaç stratejik noktaya çekirdek kararlılığında sabitlenerek kütle çekiminden uzak durmaya çalışıyorduk.

 

Dalış sporu yıllar içinde bir sistemler bütünü hâline gelmişti:

 

  • Buddy sistemi,
  • “BWRAF” buddy-check prosedürü (BCD–Weights–Releases–Air–Final OK),
  • Regülatör sistemi,
  • Basınç ve güvenlik planlamasını belirleyen No‑Deco limitleri,
  • Emniyet beklemesi (5 metre/3 dakika),
  • Yıldız seviyeleri

 

Bunları öğrenmeden dalışın kapısı aralanmıyordu. Masken su alırsa nasıl temizleyeceğini bilmezsen panik yapardın. Octopus ağzından çıkarsa nefesin kesilirdi. Ağırlık kemerin yanlış ayarlanmışsa batamaz veya aşırı batardın. Dalış bilgisayarını kullanmayı bilmezsen deko sınırını kaçırabilirdin.

 

Teknede olan biteni izlerken herkesin kendine özgü bir dalış hâli vardı. Kimi sürekli “palet” arıyor, kimi dalış sonrası su atımı için teknede bağlanan plastik duşun altında tuzdan arınıyordu. Birileri sürekli tüpleri dolduran kompresörün vınlaması arasında sırtına yeni tüp takıyor, bir diğerinin BCD’si askıya asılıyor, bir başkası wet­suit’inin fermuarını çektiriyordu. Yeni başlayanlardan biri, dokularındaki çözünmemiş gazların oluşturduğu tuhaf baskıyla ne yapacağını bilemiyor, gözleri boş bakıyordu. Görünen oydu ki herkes kendi kişisel deko tablosunu ruhunda taşıyordu.

 

Bir ara teknenin ön tarafında “acil durum tüpü”nün hafifçe sallandığını fark ettim. Su altında nefesi tükenen biri için hayatın ta kendisiydi o. İçimden geçirdim: Keşke yaşamda da böyle acil durum tüplerimiz olsa—daraldığımızda koşup tutunabileceğimiz bir şey.

 

Gün ilerledikçe tuz, heyecan ve azot karıştı birbirine. Dalgıçlar denizden çıktıkça teknede yayılan sessiz bir huşu vardı; herkes suyun altında kendine ait bir şey bulmuş gibi görünüyordu. Bense bir elimde çay, bir elimde sigara, belimde onluk ağırlık kemeriyle “Şuradan atlasam acaba kaç saniyede dibi görürüm?” diye dalgın dalgın hesap yapıyordum.

 

Akşamüstü yaklaşırken Saros’un rengi ağırlaştı. Dalışın bitmeye yakın olduğunu anlamak için dalıcı olmaya gerek yoktu. Sırtımızdaki yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın hafifliği, tuzla karışık rüzgârla birlikte üzerimize çöktü. Nehir yatağında akıp gider gibi bir güzel anıyı daha yanımıza aldık.

 

Bir dahaki sefer, ilk gerçek dalışımı yapacağıma kendi kendime söz verdim. Belki temmuzda, belki başka bir zamanda… Ama mutlaka yine dalacaktım.

Bu bölgede dalış yapılıyor; o yüzden çapayı izinsiz atmayalım. Teknenin altı yosun tutmadan devam edeceğiz yola. Çünkü suyun altındaki görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest kadar büyük kalır.

Koniçiva.

Delos’lu Dalgıç der ki: “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


Erikli–Mecidiye (Saros Körfezi) anısı

ondört/onbeş haziran iki bin sekiz

Özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez. – Norman Mailer

Su dünyasının perde elli kızı Gül, rutin dalış krizlerinden birini yaşıyordu. Travma olarak zuhur eden dalma hissini köreltmek için tek yolu Saros’tu. Nondiver olarak biz de dalışa davet edilmiştik. Yabancısı olduğumuz ekosistemi yakından tanıyacak, teorik dalış bilgilerini bu işin gurularından öğrenecek ve Discovery dalışı yapacaktık. Hepsinden önemlisi, bilimsel gözlemle perde ellilerin nasıl beslendikleri, komünlerinde nasıl davrandıkları, nasıl iş birliği yaptıkları gibi, dimağımızın ötesindeki girift konularda bilimsel veri toplayacaktık. Zengin bir amaç bütünlüğü olduğundan, zerre düşünmeden tura katılma kararı aldık.

Tur programı brüte yakındı diyebilirim. Kaçta ve nerede buluşulacağı, nerede kalınacağı, kimlerin geleceği, programda nelerin olduğu konuları açık uçlu bırakılmış; her an, her noktadan yeni sürpriz filizleri yeşermesine imkân veren bu yapı, hafta sonumuzun sürprizler okyanusuna açılacağının işaretlerini veriyordu.

İhtiyaç listesi olarak verilmiş iki mayo, bir havlu, bir çift Ceyo terlik ve cilt kalınlığına göre güneş kremi — bende pösteki olduğundan getirme gereği duymadım — tedarik edip, sevk bölgesi olarak bildirilmiş Kadıköy Çetinkaya Mağazası önüne gece 02.00 sularında intikal ettik. Yarım saat bekleme sonrası bir hareket belirtisine rastlamayınca içimizde sinüzoidal panik eğrileri salınıma geçti. Pik noktaya varmadan ilk gruplar sökün etmeye başlayınca paniği tolere edebildik. Dalış ekipmanlarının stok sayımı yapıldı, personel listeleri ile kafa sayıları eşleştirildi, İstanbul’la hesap kapanışları yapıldı. Yola çıkmamız için tüm engeller bir bir aşıldığından Saros’a ışınlanmaya artık hazırdık. Verilen bilgiye göre Pehlivan Otel’de kalınacak, kahvaltı sabah 08.15’te otelde alınıp tekneyle dalışa gidilecekti. İçim içime sığmıyor, heyecandan gözüme uyku girmiyor, bir yandan Boşnak stili kuru et yiyor, yol boyu Saros tabelası arıyordum. Ne yazık ki tek bir Saros tabelası göremedim. Şimdi sıkı durun, komployu açıklıyorum: Saros diye bir yer yok. Erikli var, Mecidiye var, İbrice var, irili ufaklı koylar var; koskoca Saros yok. Buna ne demeli?

Otelimiz Erikli’de, teknemiz Mecidiye’de, ruhlarımız denizlerin tanrısı Poseydon’un sarayındaydı. 104 numaralı odaya eşyalarımızı yıktık ve hemen uyku vaziyeti aldık. Saatimiz çalmayınca az daha uyuya kalıp geç kalıyorduk. Kahvaltıyı müteakip istikametimiz Mecidiye idi. Tekneye ulaştığımızda teknenin doluluk seviyesi %117’lere ulaşıyordu. Üst katta plajcılar, alt katta dalıcılar… Sürekli bir hareket var teknede. Elektronlara özgü nitelikte davranıyor teknedeki insanlar; yerini tespit ettiğinde hızını takip edemiyorsun, hızını kestirdiğinde yeri bulanıklaşıyor. Kütlesel çekime maruz kalmamak için belirli noktalara çekirdek sabitliğinde konuşlanıyorduk. Elbette böylesi kaos ortamında eylemsizliğimiz dikkat çekiciydi.

Yıllar içinde geliştirilen dalış teknikleri tamamen sistemler üzerine kurulmuş. Birebir ilişkileri belirleyen Buddy Sistemi, yardımlaşma nosyonunu sağlayan İmece Sistemi, solumayı sağlayan Regülatör Sistemi, basıncı belirleyen Deko Sistemi, ustalığı işaretleyen Yıldız Sistemi… Scuba Diving’in özünü oluşturan sistemler bunlar. Bunları öğrenmeden mümkün değil dalamazsın. Yeterli eğitim almadan dalarsan maskenin içine su girince çıkaramazsın, su altında regülatörün ağzından çıkarsa panik yaparsın, şnorkelin bacağına dolanırsa palet çırpamazsın. Bu işi uzmanlarından öğrenirsen eğer ne derinlik sarhoşluğu, ne emboli, ne vurgun bana mısın demezsin. Hilafsızım; Mariana Çukuru’na 10 saniyede tek parça olarak iner, megatonluk basınç altında seyyah olursun da kudret kaleminde ömür mürekkepleri tükenmeden nadide mürekkep balıklarının 8 megapikselli, housingli dijital kameranla ölümsüz enstantanelerini yakalarsın.

Şimdi yaşadığımız olayları çözümlemeye başlıyorum. Teknede en az gördüğüm Özkan Hoca. Sabahtan dalıyor, akşamdan tekneye çıkıyor. Ara ara gözüme çarpıyor. Hep su altında; sanırım enerjisini deniz yosunlarından damıtıyor. Nadiren su yüzeyine çıktığı anlarda “10 deko seviyesine çıktım” diyor; mistik, ruhsal bir yükselme olmalı kastettiği, çok anlayabilmiş değilim. Latif “palet, palet” diyerek koşturup duruyor teknede. İlk tecrübesi olduğundan dokularında kabarcık yapan gazlarla nasıl başa çıkabileceğini bilemiyor. Gül “Bana yardım etsene” dedikçe boş gözlerle “palet, palet” diye sayıklıyor. Bir ara “havlu, havlu” diye de sayıklıyordu. Öznur gün boyu sarman kedi gibi kıvrılıp uyuyor, arada çığlık aryaları eşliğinde denize giriyor. Ümit 200 barla dalıp 40 barla çıkabilen yegâne dalıcı içimizde; hafiften türkü mırıldanıyor: “Al da barı, kırk barı; dağlara sordum yari.” Hücresel basınçlarında gözle görünür bir asimetri oluşmuş. Karbüratör ayarının hava–yakıt karışımını 1/16 oranında tutturamamış Gül; sinüslerinde sıvılaşma olduğu anlaşılıyor, burun bölgesinde kaçak yapıyor, şıpır şıpır damlıyor; sağanak mübarek. Ekipman Sea & Sea 750 G değil mi? Başka yerde bulamazsın öyle dalından vişne. Özkan Hoca’nın çapkın oğlu üst katta kızları tavlamak için bir kelebek oluyor, bir arı; yapmadığı maskaralık yok. Ersin Hoca kendi dalgıç elbisesini kendi tasarlayıp diktirmiş, trikotaj üstüne seminer veriyor. “Hem huysuzum hem tatlı” diyen Serap Hoca; boş tüpü götür, dolu tüpü getir, fermuarı çek, BCD’yi as, regülatörü açık bırakma, ekipmanları platformdan al türünden emirler dikte ediyor. Funda, bir mülteci gibi sanaldan katılmış popülasyona; denizkızı gibi bir yarısı işle meşgul, bir yarısı Sharm-el Sheikh’te. Benim belimde 10’luk kurşun kemer, bir elimde çay, bir elimde sigara; “Acaba şuradan atlasam kaç dakikada dibi görürüm?” diyerek sondaj yapıyorum. Ruhlarımız dalgıç olmuş azot azaltırken, “Simurg, simurg” diyerek okyanus tabanında sismik döngülerle “Bizden içeri olan Biz”i keşfediyor, evrenin birebir kopyasını çıkarıyor.

Bu arada yemek dağıtımı başlayacak; ben gidip sıraya gireyim bari. Bir kıçlık yer buluruz da salatalarımız rüzgârda uçuşmadan tıkınırız artık. Tepsiyi üst kata asla çıkaramazsın; acemiysen, gerekli akrobatik yetenekten mahrumsan dökersin hepsini gözüm, dikkat et.

Teknenin önünde acil durumlar için dolu tüp sallandırıyorlar. Havasız kalırsan aşağıda hiç korkma; doğru acil durum tüpüne koş. Keşke şu zorlu dünyada bizlerin de birer acil durum tüpü olsa da başımız sıkışınca koşuversek yanına, Hızır soyundan. Denizden çıkan dalıcılar plastik duşla bir önlerini bir arkalarını suluyorlar; fasulyeyi pamuğa yatırmışlar, çimlendirmekle meşguller. Teknenin motoru sürekli devirdaimde, hava basıyor boş tüplere. Kulaklarımızda geçici sağırlık zuhur etmekte.

Ne kadar bitmesini istemesek de her nesne gibi Saros gezimizin de sonu yaklaşıyor; anlamak için dalgıç olmaya gerek yok. Sırtımızda taşıdığımız yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın, stresten arınmanın ferahlığını hâlâ hissediyoruz. Sabit olmayan yörüngede bağlandığımız nehir yolculuğunda bir güzel anı daha kaydettik hanemize. Teşekkür ederiz Gül.

Bir dahaki sefere Özkan Hoca’ya söz verdim; ben de Discovery yapacağım. Temmuz’da bir daha gidelim. Ama Funda, bu kez sanalda değil, gerçekte görmek isteriz seni aramızda.

Bu bölgede dalış yapılmakta; izinsiz çıpa atmayalım lütfen. Teknenin altı yosun tutmadan durmaksızın yola devam. Çünkü görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest Dağı gibidir. Koniçiva.

Tekâmülün Şiiri – II

Her ömürde başka bir sûrette sınarım kendimi.

Aynı yolun tozundan her seferinde

başka bir ayakla geçerim.

 

Hatırlamam gereken çok şey var;

unuttuğum her şey yine ben.

Ölürüm, yeniden doğarım

aynı türkünün başka notasından.

Bulamadığım bir esinti için

dönerim dünyaya yine.

 

Uçarım, uçarım doludizgin;

bir nesneden bir cevhere —

bir cevherden bir cevhere.

 

Düştüm, yine kalktım;

başka bir tende yolcuyum.

Aynı sesin izinde,

ama değişen adımlarla.

Ben marangoz, ben terzi;

bir tende doğar, bir tende ölürüm —

biçerim kendi yazgımı.

 

Bazen balıkçı olurum:

derine sabır salarım.

Madenciyim en çok;

karanlıktan ışık çıkarırım.

 

Uzakta bir, yakında bir;

zaman bölünür, ömür daralır.

Bitecek —

Bitmeyecek.