9 Şubat 2026 Pazartesi

Marmaris’ten Asenkron Bir Masaj Hatırası


 Marmaris’te üçlü bomba patlamıştı geçen haftalarda; belki bu kez bombayı ben patlatırım diye yola düştüm. Tesis güzel, yemekler güzel, deniz güzeldi. Her şey yerli yerindeydi ama yine de sanki bir tutam baharat eksikti. Ruhsal voltajı biraz yükseltmek için bir randevu aldım ve Bali masajına gittim.

Spa, bir tapınak gibiydi: dört bir yanından su çağlayanları, sütunlar, taş oymaları, sarkıt-dikitler, binbir çeşit bitki… Babil’in Asma Bahçelerini andıran bir ihtişam. Taylandlı masözlerin sessizliği, ortamın ritüel kokusu, tütsüler ve loş ışıklar… Bir an, şamanların kapılardan çıkıp eski bilgileri fısıldayacağını sandım; içim ürperdi, tatlı bir titreme dolaştı. Sessizliğin içinde danışmada sorduğum soru mermerlere çarpıp yankılandı: “Tam kapsam nedir? Rahatlama paketinde neler var?” Görevli, kurumun yüksek standardını vurgulayan kibar ama net bir tonla, “Sunduğumuz hizmet içeriği burada” diyerek küçük bir ahlak ve prosedür dersi verdi. Peştamal, bornoz, terlik ve soyunma dolabının anahtarı da eşlik etti.

Soyunma odasında sol köşedeki kübik dolaplara yöneldim. Azıcık inatçı çıkan kapağı sonunda açtım; peştamal, terlik ve bornozu kuşandım. Tam çıkarken iki Alman girdi içeri. Onlar da geleneksel refleksle dolaplara saldırdılar, bu kez sağ taraf. İki metrekarelik odada politik değil ama polarize olmamıza ramak kalmıştı. Dolaplar onlara da naz yaptı tabii. Yardımcı olmak istedim; anahtarın üzerindeki silik yazıyı adeta “psişik” güçlerle okudum ve kapağı açtım. Minnettar bakışlarla teşekkür ettiler; içlerinden biri “sen uzmansın” dedi. Daha beş dakikadır içerideydim; uzmanlık sertifikamı erkenden almış gibi hissettim. Ayaklarım yere daha bir sağlam basmaya başladı.

Masözün peşine huşu içinde yürüdüm. Yol üzerinde kapalı havuzlar, saunalar, dinlenme salonları, hamamlar, duşlar, meyve suyu çeşmeleri… Kafamda buhurdanlıklar, aromatik yağlar, kızgın taşlar, ipeksi yastıklar dolaşıyor; mor ışıkların altında “el değmeden” bir dinginliğe teslim olmayı bekliyordum. Süslü bir kapı açıldı ve… dışarıdaydım! Kısa bir şaşkınlığın ardından merdivenlerden terasa çıktık. Çardak altında iki bambu masaj yatağı, bir yanda yüzü koyun yatarken başın yerleşeceği halkalı bir bölüm, diğer yanda bambu yastık. Gösterilen yere uzandım. Karşımda deniz, sağım solum yeşil; ambiyans muhteşem.

Bir saat süren masajda bedenimin gerginliğinin yumuşadığını hissettim. Masöz, profesyonel ve saygılı dokunuşlarla çalışıyor; ben ise içimden geçen küçük atraksiyonları dışarıya taşırmadan, bu ritmi bozmadan, manzaranın sükûnetine kapılıyordum. Bitti dedi ansızın; ufak bir hayal kırıklığı. Meğer asıl sürpriz masaj yatağından kalkınca: terasın arka tarafı yürüyüş yoluna açılıyormuş. “Sergi alanında gevşeme” konseptine dönüşmeyelim diye içimden güldüm; umarım istenmeyen karelere malzeme olmamışımdır.

Sedir Adasını göremedim ama masajı aldım ya, o da yeter. Anatole France der ki: “İlk kez ata binmenin ne anlamı kalırdı, anlatamadıktan sonra.” Ben de “İlk kez Kuşadası’na gitmenin ne anlamı var, yaz(a)madıktan sonra?” diye mırıldandım kendi kendime; araya bir şakşuka kadar Akdeniz lezzeti sürdüm.

Bir şiirde Nilgün Marmara acıyla ve pişmanlıkla fısıldar: “Ey, iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!” Belki de yolculuk, gerçekte hiç varamadığımız o iç evin adı. Öyleyse kendimizden gidene kadar gurbete devam.

Gecenin ilerleyen saatlerinde DJ Serkan yüksek volümden remix’i veriyor kulaklarımıza:
“Gide gele arıyorum ama aşk bile yok… Sağa sola atıyorum ama zar bile yok…”
Bazen şehirlerin bize çaldığı şarkılar, içimizdeki uzun susuşları kısaltır. Bazen de Albert Camus’nün dediği gibi: “Ahlaka dair bildiğim ne varsa futboldan öğrendim; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” Hayat böyle işte; top beklemediğin yerden gelir, masaj yatağı beklemediğin terasa kurulur, plan beklemediğin anda dağılır. Biz yine de oyuna devam ederiz.

Sedir Adası’nı göremeyişim, içimde küçük bir boşluk bıraktı. Ama belki de kaçırmalar insanı insana yaklaştırır:

Sevgilim,
Mutlaka görmelisin demişlerdi Sedir Adası’nı;
Bak, kaçırdım bu fırsatı.
Ben zaten hayatı kaçırdım;
Sedir Adası dediğin kaç eder?
Ben seni kaçırdım, Sevgilim.
Sen benim için kaç Sedir Adası edersin, bilir misin?
Yazmaya kalksam hiçbir hesap makinesinin dijiti yetmez.
Sen yine bilmezden gel;
Ben hayatta kalmanın bir yolunu bulurum nasılsa.
Yarılsa da ömrüm, geçen her saniyesinde
Kâğıt üzerinde de olsa görecek günlerim var geride.

Marmaris tatili geride kaldı; işe dönme zamanı. Back Street Disco’daki sahne şovları, clubber havalarım ve “çakkıdı” danslarım bir sonraki yazının konusu—detaylı, inceden inceye, çerez tadında hikâyeler Keten’den.

Araya bir not iliştireyim:
Katısıyla, sıvısıyla, hayatım yüz numara olmuşsa bende mi hata?
Göbekten bağlanmışım şanssızlık çemberine; dön baba dönelim, varamadan hedefe.
Öte dünyadan gelmiş darbe; dünyevî imkânlar olur mu çare?
Ayurveda, Reiki şart; biraz da kurşun döktürelim.
Yüz numaralık düzelme… Ben yine de beklemem.
Bir nebze çıksa burnum yeter; gönlüm toktur benim.
Metafiziksele fiziksel hiç olur mu çare?
Psişik mesele bunlar; adamı doğuştan yoğuran kalıplar…
…dermiş Keten, ve sessizce söyler içinden.

Giderayak Osman Namdar’ın rüzgârı kulağımdan geçiyor:

Geçip gideceğim; üveyiklerle, kekliklerle,
Bir kertenkeleyle çalılar arasından.
“Geçti,” diyecekler, “Geçti!” Bir hışırtı, bir ses,
Bir otun bir ota sürtünmesidir kalacak olan.

Ve Yılmaz Erdoğan’ın yüreğe değen o yalın çağrısı, tatilin ardından bir iç dilekçe gibi:

AF DİLEKÇESİ
Hiç mi bağışlanası kusurum yok aralarında?
Bir hafifletici neden?
En azından tarihe geçecek bir sevişme
Bir uzun gece...
Hiç büyülü bir söze bir kelime oyununa muhtaç değilim
Açık ve sade söylüyorum
Beni affet!
Beni affet!
Bu kara büyüyü kaldır!
Beni affet!
Etme eyleme
Beni affet,
Beni affedilmez eyleme,
Beni af eyle,
Azad et,
Kurtar,
Hangisi işine gelirse?

Yol dediğin, bazen bir spa terasında rüzgâr; bazen kaçırılmış bir ada; bazen kulaklığında çalan bir remix. Kimi zaman iki adımlık yerkürenin bütün arka bahçelerini dolaşsan da, asıl mesele döneceğin evi yeniden yazmak. Ben yazıyorum; gerisi, beklemediğimiz köşeden gelen topun hediyesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder