6 Şubat 2026 Cuma

Delos’lu Dalgıç Der ki: “Asıl Olan Derinlerdedir”

 


Erikli–Mecidiye (Saros Körfezi) Anısı


-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer

 

 

Özgürlüğün de bir kondisyonu vardır; idmansız bırakıldığında insanın ruhu ağırlaşır. Belki de bu yüzden, dalışa karşı içsel bir çağrı duyanlardan biri su altının tanıdık ama her defasında yeniden şekillenen dünyasına dönme ihtiyacı hissediyordu. Bu kez, biz de “nondiver” olarak davet edilmiştik; bilmediğimiz bir ekosistemi yakından görecek, temel teorik bilgileri öğrenecek ve ilk keşif dalışımızı—Discovery Dive’ımızı—gerçekleştirecektik.

 

Dahası, su altındaki küçük canlı kolonilerinin nasıl beslendiğini, nasıl hareket ettiklerini, işbirliği sistemlerini, kendi aklımızın sınırlarını zorlayan o girift düzenlerini gözlemleyecektik. Böylesine zengin bir amaç çevresinde toplanınca düşünmek için bile zaman ayırmadan yola çıkmaya karar verdik.

 

Programın kendisi neredeyse bir belirsizlik manifestosu gibiydi: Toplanma saati muğlaktı, kalınacak yer belirsizdi, kimlerin geleceği tam bilinmiyordu. Her an yeni bir sürprize gebeydi; belli ki hafta sonumuz, adını tam koyamadığımız sürprizlerle dolu bir okyanusa dönüşecekti.

 

Gece yarısında buluşma noktasına vardığımızda, henüz hiçbir hareket yoktu. Dakikalar geçtikçe içimizde sinüzoidal bir panik dalgası yükseldi. Neyse ki ilk gruplar görünmeye başlayınca o dalga sakinleşti. Dalış setlerinin stok kontrolü yapıldı: BCD’ler, regülatör–octopus üniteleri, SPG’ler, 5 mm wetsuit’ler, open-heel paletler, ayarlanabilir ağırlık sistemleri, maskeler, şnorkeller, DSMB’ler… Personel listeleri eşleştirildi ve sonunda İstanbul’da hesap kapanışı yapılıp rotamız Saros’a çevrildi.

 

Dendiğine göre Erikli’de konaklayacak, sabah 08:15’te kahvaltıdan sonra Mecidiye’den kalkan dalış teknesine binecektik. Uykusuz gözlerle yol boyunca “Saros” tabelası aradım; ama yoktu. Meğer Saros diye bildiğimiz şey karmaşık bir coğrafi hayaldi—Erikli, Mecidiye, İbrice vardı; irili ufaklı koylar vardı; ama “Saros” denen şeyin kendisi adeta görünmez bir üst başlıktı.

 

Otele varıp eşyaları bırakır bırakmaz çöktük yatağa. Sabah çalar saat çalmasa dalışı kaçıracaktık. Kahvaltıdan sonra Mecidiye’ye vardığımızda tekne çoktan taşmıştı; üst güvertede güneşçiler, alt katta dalıcılar, her yerde hareket vardı. İnsanlar adeta elektron gibi davranıyor, hızları ve konumları aynı anda kestirilemiyordu. Biz ise birkaç stratejik noktaya çekirdek kararlılığında sabitlenerek kütle çekiminden uzak durmaya çalışıyorduk.

 

Dalış sporu yıllar içinde bir sistemler bütünü hâline gelmişti:

 

  • Buddy sistemi,
  • “BWRAF” buddy-check prosedürü (BCD–Weights–Releases–Air–Final OK),
  • Regülatör sistemi,
  • Basınç ve güvenlik planlamasını belirleyen No‑Deco limitleri,
  • Emniyet beklemesi (5 metre/3 dakika),
  • Yıldız seviyeleri

 

Bunları öğrenmeden dalışın kapısı aralanmıyordu. Masken su alırsa nasıl temizleyeceğini bilmezsen panik yapardın. Octopus ağzından çıkarsa nefesin kesilirdi. Ağırlık kemerin yanlış ayarlanmışsa batamaz veya aşırı batardın. Dalış bilgisayarını kullanmayı bilmezsen deko sınırını kaçırabilirdin.

 

Teknede olan biteni izlerken herkesin kendine özgü bir dalış hâli vardı. Kimi sürekli “palet” arıyor, kimi dalış sonrası su atımı için teknede bağlanan plastik duşun altında tuzdan arınıyordu. Birileri sürekli tüpleri dolduran kompresörün vınlaması arasında sırtına yeni tüp takıyor, bir diğerinin BCD’si askıya asılıyor, bir başkası wet­suit’inin fermuarını çektiriyordu. Yeni başlayanlardan biri, dokularındaki çözünmemiş gazların oluşturduğu tuhaf baskıyla ne yapacağını bilemiyor, gözleri boş bakıyordu. Görünen oydu ki herkes kendi kişisel deko tablosunu ruhunda taşıyordu.

 

Bir ara teknenin ön tarafında “acil durum tüpü”nün hafifçe sallandığını fark ettim. Su altında nefesi tükenen biri için hayatın ta kendisiydi o. İçimden geçirdim: Keşke yaşamda da böyle acil durum tüplerimiz olsa—daraldığımızda koşup tutunabileceğimiz bir şey.

 

Gün ilerledikçe tuz, heyecan ve azot karıştı birbirine. Dalgıçlar denizden çıktıkça teknede yayılan sessiz bir huşu vardı; herkes suyun altında kendine ait bir şey bulmuş gibi görünüyordu. Bense bir elimde çay, bir elimde sigara, belimde onluk ağırlık kemeriyle “Şuradan atlasam acaba kaç saniyede dibi görürüm?” diye dalgın dalgın hesap yapıyordum.

 

Akşamüstü yaklaşırken Saros’un rengi ağırlaştı. Dalışın bitmeye yakın olduğunu anlamak için dalıcı olmaya gerek yoktu. Sırtımızdaki yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın hafifliği, tuzla karışık rüzgârla birlikte üzerimize çöktü. Nehir yatağında akıp gider gibi bir güzel anıyı daha yanımıza aldık.

 

Bir dahaki sefer, ilk gerçek dalışımı yapacağıma kendi kendime söz verdim. Belki temmuzda, belki başka bir zamanda… Ama mutlaka yine dalacaktım.

Bu bölgede dalış yapılıyor; o yüzden çapayı izinsiz atmayalım. Teknenin altı yosun tutmadan devam edeceğiz yola. Çünkü suyun altındaki görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest kadar büyük kalır.

Koniçiva.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder