Erikli–Mecidiye (Saros
Körfezi) Anısı
-özgürlük hiçbir zaman idmansız bırakılmaya gelmez – norman mailer
Özgürlüğün de bir kondisyonu
vardır; idmansız bırakıldığında insanın ruhu ağırlaşır. Belki de bu yüzden,
dalışa karşı içsel bir çağrı duyanlardan biri su altının tanıdık ama her
defasında yeniden şekillenen dünyasına dönme ihtiyacı hissediyordu. Bu kez, biz
de “nondiver” olarak davet edilmiştik; bilmediğimiz bir ekosistemi yakından
görecek, temel teorik bilgileri öğrenecek ve ilk keşif dalışımızı—Discovery
Dive’ımızı—gerçekleştirecektik.
Dahası, su altındaki küçük
canlı kolonilerinin nasıl beslendiğini, nasıl hareket ettiklerini, işbirliği
sistemlerini, kendi aklımızın sınırlarını zorlayan o girift düzenlerini
gözlemleyecektik. Böylesine zengin bir amaç çevresinde toplanınca düşünmek için
bile zaman ayırmadan yola çıkmaya karar verdik.
Programın kendisi neredeyse
bir belirsizlik manifestosu gibiydi: Toplanma saati muğlaktı, kalınacak yer
belirsizdi, kimlerin geleceği tam bilinmiyordu. Her an yeni bir sürprize
gebeydi; belli ki hafta sonumuz, adını tam koyamadığımız sürprizlerle dolu bir
okyanusa dönüşecekti.
Gece yarısında buluşma
noktasına vardığımızda, henüz hiçbir hareket yoktu. Dakikalar geçtikçe içimizde
sinüzoidal bir panik dalgası yükseldi. Neyse ki ilk gruplar görünmeye
başlayınca o dalga sakinleşti. Dalış setlerinin stok kontrolü yapıldı: BCD’ler,
regülatör–octopus üniteleri, SPG’ler, 5 mm wetsuit’ler, open-heel
paletler, ayarlanabilir ağırlık sistemleri, maskeler, şnorkeller,
DSMB’ler… Personel listeleri eşleştirildi ve sonunda İstanbul’da hesap
kapanışı yapılıp rotamız Saros’a çevrildi.
Dendiğine göre Erikli’de
konaklayacak, sabah 08:15’te kahvaltıdan sonra Mecidiye’den kalkan dalış
teknesine binecektik. Uykusuz gözlerle yol boyunca “Saros” tabelası aradım; ama
yoktu. Meğer Saros diye bildiğimiz şey karmaşık bir coğrafi hayaldi—Erikli, Mecidiye,
İbrice vardı; irili ufaklı koylar vardı; ama “Saros” denen şeyin kendisi adeta
görünmez bir üst başlıktı.
Otele varıp eşyaları bırakır
bırakmaz çöktük yatağa. Sabah çalar saat çalmasa dalışı kaçıracaktık.
Kahvaltıdan sonra Mecidiye’ye vardığımızda tekne çoktan taşmıştı; üst güvertede
güneşçiler, alt katta dalıcılar, her yerde hareket vardı. İnsanlar adeta elektron
gibi davranıyor, hızları ve konumları aynı anda kestirilemiyordu. Biz ise
birkaç stratejik noktaya çekirdek kararlılığında sabitlenerek kütle çekiminden
uzak durmaya çalışıyorduk.
Dalış sporu yıllar içinde bir
sistemler bütünü hâline gelmişti:
- Buddy sistemi,
- “BWRAF” buddy-check prosedürü (BCD–Weights–Releases–Air–Final OK),
- Regülatör sistemi,
- Basınç ve güvenlik planlamasını belirleyen
No‑Deco limitleri,
- Emniyet beklemesi (5 metre/3 dakika),
- Yıldız seviyeleri…
Bunları öğrenmeden dalışın
kapısı aralanmıyordu. Masken su alırsa nasıl temizleyeceğini bilmezsen panik
yapardın. Octopus ağzından çıkarsa nefesin kesilirdi. Ağırlık kemerin yanlış
ayarlanmışsa batamaz veya aşırı batardın. Dalış bilgisayarını kullanmayı bilmezsen
deko sınırını kaçırabilirdin.
Teknede olan biteni izlerken
herkesin kendine özgü bir dalış hâli vardı. Kimi sürekli “palet” arıyor, kimi
dalış sonrası su atımı için teknede bağlanan plastik duşun altında tuzdan
arınıyordu. Birileri sürekli tüpleri dolduran kompresörün vınlaması arasında
sırtına yeni tüp takıyor, bir diğerinin BCD’si askıya asılıyor, bir başkası wetsuit’inin
fermuarını çektiriyordu. Yeni başlayanlardan biri, dokularındaki çözünmemiş
gazların oluşturduğu tuhaf baskıyla ne yapacağını bilemiyor, gözleri boş
bakıyordu. Görünen oydu ki herkes kendi kişisel deko tablosunu ruhunda
taşıyordu.
Bir ara teknenin ön tarafında
“acil durum tüpü”nün hafifçe sallandığını fark ettim. Su altında nefesi tükenen
biri için hayatın ta kendisiydi o. İçimden geçirdim: Keşke yaşamda da böyle
acil durum tüplerimiz olsa—daraldığımızda koşup tutunabileceğimiz bir şey.
Gün ilerledikçe tuz, heyecan
ve azot karıştı birbirine. Dalgıçlar denizden çıktıkça teknede yayılan sessiz
bir huşu vardı; herkes suyun altında kendine ait bir şey bulmuş gibi
görünüyordu. Bense bir elimde çay, bir elimde sigara, belimde onluk ağırlık kemeriyle
“Şuradan atlasam acaba kaç saniyede dibi görürüm?” diye dalgın dalgın hesap
yapıyordum.
Akşamüstü yaklaşırken
Saros’un rengi ağırlaştı. Dalışın bitmeye yakın olduğunu anlamak için dalıcı
olmaya gerek yoktu. Sırtımızdaki yükleri geçici de olsa güverteye bırakmanın
hafifliği, tuzla karışık rüzgârla birlikte üzerimize çöktü. Nehir yatağında akıp
gider gibi bir güzel anıyı daha yanımıza aldık.
Bir dahaki sefer, ilk gerçek
dalışımı yapacağıma kendi kendime söz verdim. Belki temmuzda, belki başka bir
zamanda… Ama mutlaka yine dalacaktım.
Bu bölgede dalış yapılıyor; o
yüzden çapayı izinsiz atmayalım. Teknenin altı yosun tutmadan devam edeceğiz
yola. Çünkü suyun altındaki görmediklerimiz, gördüklerimizin yanında Everest
kadar büyük kalır.
Koniçiva.
_yazi%202_AI%20G%C3%B6rseli.png)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder