18 Ağustos 2019 Pazar

Sürahi kulpu kopana kadar suyu taşır. / Bir Polonya Atasözü



ŞİİR DENİNCE:




 





Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.
-Metin Altıok
 




















İntizar

Sen, başkalarıyla uyumaya,

Ben, asla uyuyamamaya
alışıyorum
inceden…
 
Nihayetinde,
Gözü arkada kalan aşıkların
Intikamını,
Biririn alması gerekiyor
Geceden…
 
Seni…
Seni, bir kere daha görsem,
Ne çok şey birden normale dönecek
Bir
Bil
Sen…











kim zafer kazanmış gecede ey yar
bu aşkı gece gündüz gözüyle izah etmedim mi
düşün
yoksuluz
kuşlar utanır cama konmaktan



PAYLAŞIMLAR:
Gemilere haber verin alev aldı liman.


Bir gün ölmek için her gün yaşıyoruz.


İstanbul bizim ev kira.



 




Diyorum ki kişinin doğum günü önemli değil aslında, asıl önemli olan şey dünyaya gözlerini açmak.
-Tomris Uyar









































Karbon ayak izi


Nasa’nın Paylaşımı / Ay Tutulması














KİTAP DENİNCE:





Mario Jimenez, içine kapanık, sıradan ve Şili'nin Isla Negra kasabasında yaşayan bütün balıkçılar gibi yoksul bir insandır. Ve henüz 17 yaşındadır... Bir gün, bir postacılık işi bulur ve bütün yaşamı değişir. Şair Pablo Neruda'nın mektuplarını kendisine ulaştırmakla görevlendirilen Mario Jimenez, şiirle dolu yepyeni bir dünyaya adım atar. Pablo Neruda dış dünyayla bağlantısını sağlayan tek kişi olan Mario Jimenez ile dost olur ve gerek ustalığıyla, gerekse yaşama bakış açısıyla onu derinden etkiler. Bu "basit" postacı-usta şair dostluğu sayesinde, Mario Jimenez kendi duygularının farkına varır. Önceleri aşk ve dostluk için geliştirdiği duygular; giderek şairi, Şili'yi ve yaşamı "derinden algılamaya" kadar ulaşır... Aksoy Yayıncılık "Dünya Edebiyatı Dizisi"nden çıkan küçük bir ölçü ve denge hazinesi "Neruda'nın Postacısı" , Şilili yazar Antonio Skarmeta'nın büyük yazınsal niteliklerini ortaya koyuyor.
Hank, New York Levitown'un Long Island kısmında dünyaya geldi. Yazarlık serüveninin başlarında pılıyı pırtıyı toplayıp New York City'e yollandı, burada kendisini döndürmek için Blockbuster'da (VHS kaset, oyun kiralama vb. şeylerin olduğu market zinciri) takılacaktı. Aslına bakarsanız Hank'in yeteneği ve zaman içerisinde görücüye çıkan yazıları, kısa sürede edebiyat otoriteleri tarafından da bir kenara not edilmeye başlanmıştı. Hank'in kısa hikayeleri ve sonradan ortalığı karıştıracak olan kitapları, değindiği gerçekçi ve cesur noktalar ile Charles Bukowski paralelinde gidiyordu ve bu, bir kült fenomenini takip eden üslubun Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor'da patlamasına yol açtı.
 
CBGB (Manhattan)'de Karen Van der Beek ile tanıştı ve çok geçmeden kızları Rebecca da onlara dahil oldu. God Hates Us All'un yayımlanmasının ardından, Karen ve Rebecca, Hank'in dizi üzerinde yaptığı senaryo çalışmaları esnasında Los Angeles'a taşındılar.
 
 Hank, Californication üzerine düştüğü notların çoğunda, sahip olduğu derin bakış açısını ve başkaraktere-kendisine ait yaşanmışlıkları özenle işlemeyi ihmal etmedi. Bazense, fırlama ve kendinden emin bir aykırının yanında kolaylıkla incinmeye hazır bir adam karşınızdaydı, özellikle Karen ile yaşadığı inişli çıkışlı ilişkiler ve Rebecca'nın bu birlikteliğe kattığı ekstra hassaslık, sabit ve belirleyici olan önemli faktörlerdi. Üzgün, boşluğa doğru nedensizce bakan, tek başına, perişan ve yorgun düşmüş biri, sürekli durduğu köşeden kendisini süzmeye devam etmekteydi.
 
 Hank aynı zamanda ateşli bir rock tutkunuydu ve bununla ilgili birçok materyali (plak vb.) her fırsatta topluyordu. Warren Zevon kendisi için listenin başında duruyor ve kafasını viskiyle ota verdiğinde arkada mutlaka Zevon dönüyordu. Yazılarını ancak bu şekilde tamamlayabilmekteydi. Ara sıra, yaptığı çalışmalarda Black Sabbath'ın şarkı sözlerine de sırtını dayadığı oluyordu. Evinde bir klasik kabul edilen Gibson Les Paul asılıydı. Dizinin ikinci sezonunda, kendi parasıyla aldığı ilk albüm olan Led Zeppelin II'den gerçekleşen etkilenimleri gözler önüne serdi. İlginç bir şekilde, Hank'in üç romanı da, Amerika'nın Thrash Metal tarihine damga vuran grubu Slayer'ın albüm isimlerine göre şekillendi; bunlar, South of Heaven, Seaons In The Abyss ve God Hates Us All olarak sıralanmıştı.







Yüzbaşıya göre, bütün bunlar, Sicilyalıların bilincinde ailenin halen tek yaşayan kurum oluşundan kaynaklanıyordu; ama bu canlılık duygusal ve doğal bir birleşmeden çok, dramatik, yasal bir anlaşma gibiydi. Aile, Sicilya'nın devletidir. Bizim için devlet olan kurum onun anlayışının dışında kalır; Sicilyalı için devlet, zorla gerçekleştirilmiş olaylardan oluşan bir birlik ve vergiyi, askerliği, savaşı, jandarmaları icat eden kurumdur. Aile kurumunda, Sicilyalı, kendi doğal ve trajik yalnızlığını aşarak, aldatmacalı bir anlaşma ile kurulmuş bir evliliğe ve beraber yaşama uyar. Aile ile devlet arasındaki sınırı aşmayı ondan istemek güç olacakır. Devlet kavramından hoşlanacak veya iktidara gelerek hükümeti idare edecektir; ama yine de yaşantısının son ve kesin şekli aile olacaktır ki, zafer yolu yalnızlığa giden en kısa yolu sağlayacaktır ona.







ŞARKI / TÜRKÜ DENİNCE:
Yesterday - Roy Clark

Dün ben gençken

 

Dün ben gençken

Yaşamın tadı dilimin üstünde yağmur gibi tatlıydı

Sanki aptal bir oyunmuş gibi hafife alırdım yaşamı

Akşam esintisinin, mum aleviyle oynaşması gibi.

Bin türlü hayalim oldu,şatafatlı planlar yaptım,

Heyhat kurdum oları zayıf ve kırılgan zemin üzerine.

Gecelerde yaşadım, ve kaçtım günün çıplak parıltısından.

Daha yeni görüyorum yılların nasıl da kaçıp gittiğini.

 

 

 

 

 

 

Dün ben gençken,

Birçok içkici şarkısı vardı söylenmeyi bekleyen

Birçok çılgın keyif vardı,benim içim dükkanda duran

Ve birçok acı vardı, şaşkın gözlerimin görmeyi reddettiği,

O zamanlar hızlı yaşadım ve gençlik nihayet kaçtı gitti

Yaşamın ne anlama geldiğini düşünmeyi bırakmadım.

Şimdi anımsayabildiğim her muhabbet

Beni kendine bağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.

 

Dün ay maviydi,

Her çılgın gün yapacak yeni şeyler getirdi

Sihirli bir asa gibi kullandım büyülü yaşımı

Asla görmedim ötelerde, ne ıssızlık, ne boşluk.

Kibirle, gösterişli bir şekilde oynadım aşk oyununu

Ve aceleyle yaktığım her ateş, çabucak söndü

Edindiğim arkadaşların hepsi bir şekilde bağları kopardı

Ve oyunu sonlandırmak için sahnede bir ben kaldım.

İçimde söylenmeyecek birçok şarkı var

Dilimde gözyaşının acı tadını hissediyorum,

Zamanı geldi bedelini ödememin genç olduğum dünün.

 

Yesterday When I Was Young

 

Seems the love I've known has always been

The most destructive kind

Guess that's why now I feel so old

Before my time.

Yesterday when I was young

The taste of life was sweet as rain upon my tongue.

I teased at life as if it were a foolish game,

The way the evening breeze may tease a candle flame.

The thousand dreams I dreamed, the splendid things I planned

I always built to last on weak and shifting sand.

I lived by night and shunned the naked light of the day

And only now I see how the years ran away.

 

Yesterday when I was young

So many happy songs were waiting to be sung,

So many wild pleasures lay in store for me

And so much pain my dazzled eyes refused to see.

I ran so fast that time and youth at last ran out,

I never stopped to think what life was all about

And every conversation I can now recall

Concerns itself with me and nothing else at all.

 

 

 

 

 

Yesterday the moon was blue

And every crazy day brought something new to do.

I used my magic age as if it were a wand

And never saw the waste and emptiness beyond.

The game of love I played with arrogance and pride

And every flame I lit too quickly, quickly died.

The friends I made all seemed somehow to drift away

And only I am left on stage to end the play.

There are so many songs in me that won't be sung,

I feel the bitter taste of tears upon my tongue.

The time has come for me to pay for

Yesterday when I was young...
 
Aysel Əlizadə - Yandırdın Qəlbimi
 
Sensiz Yaşayabilmerem
Güzelim yürekten bağlıyam sana
Eziyet eder mi seven sevene
Yandırdın kalbimi aman
Ay kaşları keman
Bu derdime inan yar
Sensiz yaşayabilmerem
Ey sevgili canan
Bu derdime inan
Seni görmeyende fenadır halim
İntizarda koyma gadan ben alım
Yandırdın kalbimi aman
Ay kaşları keman
Bu derdime inan yar
Sensiz yaşayabilmerem
Ey sevgili canan
Bu derdime inan.
FİLM DENİNCE:
"10 ver 7 vereyim, biletini keseyim, düğmeye basayım,20 ver 16 vereyim, biletini keseyim, düğmeye basayım,50 ver 46 veriyim, biletini keseyim, düğmeye basayım,ben buyum baba,gişe memuruyum."
Yönetmen Tolga Karaçelik
Oyuncular: Zafer Diper, Serkan Ercan, Nur Fettahoğlu devamı
Tür Dram, Dramatik komedi
 
Kendi halinde bir gişe memuru olan Kenan, babasıyla yaşayan, işiyle evi arasındaki küçük dünyada gidip gelen ve insanlarla iletişim kurmaktansa, kendi hayallerinde yaşamayı tercih eden bir karakterdedir. Çatalca gişeler bölgesinde çalışan ve görevinin başındayken zaman zaman kendi kendine konuşmasıyla bilinen Kenan’ın, diğer insanlarla olduğu gibi babasıyla da mesafeli bir ilişkisi vardır.
Kenan’ın kalp hastası olan babasına, gündüzleri Nurgül bakıcılık yapar. 30 yaşlarındaki konuşkan ve anaç Nurgül, Kenan’ı, babasını ve yıllar önce vefat etmiş annesini küçüklüğünden beri tanımaktadır. Kenan’ın işiyle evi arasında sıkışıp kalmış monoton hayatı, yeni işletme şefinin Çatalca’yı denetlemeye geldiği gün değişecektir.
 
Yönetmenliğini ve senaristliğini Tolga Karaçelik'in yaptığı Gişe Memuru, 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Görünütü Yönetmeni (Ercan Özkan), En İyi Erkek Oyuncu (Serkan Ercan) ve En İyi İlk Film Ödülleri'ne layık görüldü.