21 Şubat 2018 Çarşamba

Winter is coming / Angaralı kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz


"Hayat kısadır kuzucuklarım

Yine de uzundur kuzucuklarım"

 

Live and let live.
---------------------------------------

 


 

 

 

ahmet haşim’in, 3 eylül 1919 tarihinde, manisa milletvekili refik şevket beye gönderdiği mektuptur.

 

“sevgili refik,

 

ihtimal sana fazla yazıyorum. fakat ben bundan memnunum. bulunduğum noktalardan sana doğru uçurduğum bu mektuplarla pervaz-ı evraktan oluşmuş ve bütün mesafeler boyunca sürekli maddi ve manevi bir bağ ile kendimi sana bağlı tutmak istiyorum. iletişimimizin bu gidişatı seni bunaltıyor mu? geçen mektubumu niğde’den yazmış ve o mektubu gönderdikten sonra sancağın bütün kazalarını teftişe çıkmıştım. yirmi gün süren ve nice bağ ve bahçe safalarına rağmen ruhumda hiçbir hakikî lezzetin hatırasını bırakmayan bu devrenin sonunda bu ikinci mektubu gene niğde’den yazıyorum. gördüğüm anadolu hakkında bilmem sana ne yazayım?

öncelikle bu bölgede kimler yaşıyor? görülen harabelerin yapıcısı hangi cins yaratıktır? bunu, köy ve kasaba diye gördüğümüz renksiz harabe yığınlarına bakıp anlamak asla mümkün olmamıştır. anadolu köylüsünü sınıflandırmada karıncalar cinsine ithal etmeli fikrindeyim. gündüz ağaçsızlıktan dolayı müthiş bir güneş altında yanan ve gece en güzel yıldızlar altında bütün böceklerinin sonsuz sesleriyle uzanıp giden bu araziden herhangi saat geçilmiş olsa yalnız yiyeceğini tedarikle meşgul, “gıda” sabit fikirliliğiyle sersemleşmiş, neşesiz ve yorgun bir insaniyetin zor çalışma şartlarına tesadüf olunur. sanki cehennemî bir fırın karşısından yeni ayrılmış gibi yüzleri kıpkırmızı, dudakları çatlak, elleri kuruyup siyahlaşan bütün bu insanlar ya gıda maddesini biçmekle, ya onu taşımakla, ya onu savurmakla veyahut onu metharlarına doğru çekip götürmekle meşgul görünür. tıpkı karıncalar gibi, tıpkı karıncalar gibi…

 

fakat boğazlarının kârına olarak aklın bütün maharetlerini ret ve iptal eden bu adamların boğazı da memnun etmekten pek uzak bulundukları, en zenginlerinin evinde geçirilen bir gecenin sabahında, nefis bir yemek diye sofraya getirilen suyla pişmiş uğursuz bir fasulyanın barsaklarda sebep olduğu gazlar ve ıstıraplar ile uyanılıp da anlaşıldığı zaman, bu akılsız kardeşlerin maksatsız hayatına, boşa giden üstün gayretle çalışmalarına karşı derin bir elem duymamak mümkün değildir.

 

refik; ankara’da, almanya imparatorunun anadolu hastalıklarını tetkik etmek üzere gönderdiği bir tıp heyetinin bazı büyük rütbeli ileri gelenleriyle görüştüm. bunlar, bir seneden beri her gelen hastayı ücretsiz muayene etmek ve mümkün olduğu kadar incelemelerini sıhhatli kişiler üzerinde (mektep talebesi gibi) yapmak suretiyle şunu anlamışlardır ki, anadolu türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? beslenme eksikliği.

 

her ne kadar garip görünse de anadolu türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. istisnasız nakil araçları kağnıdır. ellerinde esir olan öküzler ve bu türden hayvanlar için en zalim düşüncelerin bile icâdından aciz kalabileceği -bununla beraber ağır, dar ve maksada gayr-ı salih bu âlet- hiç şüphe yok ki, taş devri keşfi ve aletlerindendir. kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. uzaktan görüldüğü zaman heyet-i umumiyesiyle bir arabadan ziyade büyük ve korkunç bir karafatma hissini veren tarihe âşina bir göz için üzerindeki uzun değneği ve ayakta duran arabacısıyla dara ve keyhüsrev devirlerine ait taşlar üstünde çizilmiş ilkel arabaları hatırlatan bu kağnıların boyunduruğu altında masum hayvanların çektiği azabı gördükçe, onu sevkeden sakin köylünün insanlar gibi bir ruhu olup olmadığından şüphe ettim.

 

anadoluluların becerikliliği ancak öküz tezeğini kullanmakta ve onu kullanılmaya uygun bir hâle sokmak için buldukları çarelerin çeşitliliğinde görülür. tezeğin bu adamlar nezdindeki kıymeti hayret vericidir. sürüler meraya çıkarken veyahut akşam şehre girerken kadın ve çocuk, gözleri nurlu bir noktaya cezp edilmiş gibi, öküz kıçlarından bir saniye dikkatlerini ayırmayarak ve yüzlerce rakipten geri kalmak korkusuyla seri adamlarla koşarak, öküz götünden düşen en ufak bok parçasını toplamak üzere dirseklerine kadar bulaşık elleri ve hırstan gözbebekleri fırlamış gözleriyle yere kapanırlar. bu boklar toplanır, sepetlere doldurulur, evlere cem ettirilir ve nihayet bir altın mayası yoğurur gibi, altın gerdanlıklı genç kadınlar beyaz kollarıyla onu yoğururlar ve muntazam yuvarlaklar hâline koyup kurumak üzere duvara yapıştırırlar. anadolu’nun duvarları bu öküz pislikleriyle sıvalıdır. bütün havalarında o hoş koku solunur. yemekleri, sütleri, ekmekleri hep tezek dumanının kokusuyla ele alınmaz bir hâldedir. eski mısırlılardan ziyade anadolular apis öküzüne hürmet etmeliydi. öküz, burada hayatının genelinin zenbereğidir.

 

evlerine gelince, onlar da öyle: duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. baca nedir, bilir misin? dibi kırık bir testi. kızılırmak civarında, büsbütün ev inşasından da feragat ederek, toprağın maddesel özelliğinden yararlanarak dağları oymakla vücuda getirdikleri mağaralar içinde kuşlar gibi yaşarlar. nevşehir’den yarım saat beride güvercinlik adında kovuklardan oluşan bir köy vardır ki, hakikaten ancak bir güvercinlik olmaya yakışan bir köydür. anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. sakallı celâl’in dediği gibi en nefis bir icatları olan yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değildir. kaynamış süte kirli bir demir parçası yahut eski bir gümüş para atılsa sütün derhal yoğurda dönüşeceğini sen de bilirsin.

 

anadolu, hemen bir uçtan bir uca firengilidir. anadoluların güzelliği de bozulmuştur. bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder. bununla birlikte güzel oldukları zaman da güzelliklerinin emsalsiz olduğunu itiraf etmeli. siyah, derin ve titretici gözlerle insana bakan şalvarlı, düzgün ölçülü anadolu kadınları; sizleri nasıl unutacağım? gençleri, insanın bazen en mükemmel bir örneğini temsil ederler. fakat, bunlar, nadirlerdendir., refik.

 

anadolular hakkında sana daha çok yazacak şeyler varsa da mektuba gülünç bir makale süsü vermemek için bu konuyu burada kesiyorum. anadolu seyahati artık benim için nihayet buluyor demektir. bundan da üzgün değilim. … niğde teftişi son bulmuştur. iâşe heyet-i teftişiyesine girdiğim günden beri kazandırmış olduğum tutar iki bin liraya varmıştır. benim zararım ise pek çoktur. öncelikle sağlığım bozuldu. hayli keçi eti yedim. birçok da gereksiz masraflar ettim ve rahatımdan da birçok şey kaybettikten sonra yerimden de oldum. yakında, belki, üç gün sonra istanbul’a gidiyorum.''

 

ahmet haşim 3 eylül 1919

 

kaynak: güzel yazılar-mektuplar—türk dil kurumu yayınları(s.67–72) - o. karaveli, sakallı celâl, 5. baskı, 2004, pergamon yayınları, s. 45-46.

 

 

Kurt ile eşek tartışıyorlarmış.

Kurt: Çimen yeşildir.

Eşek: Çimen sarıdır.

Sonunda konuyu orman kralı aslana anlatmışlar.

Aslan kurta bir ay hapis cezası, eşeğe de özgürlük kararı vermiş.

Kurt şaşkınlıkla aslana yaklaşmış ve sormuş:

Hakikaten sen de çimeni sarı mı görüyorsun?

Aslan: Hayır çimen yeşildir.

Kurt: O halde neden bana 1 ay hapis cezası verdin?

Aslan: Eşekle tartıştığın için…
--------------------------



“Kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır.”

Çin Atasözü

 


 Her an turk mudahalesi bekleyen mücahitlerin gözledigi türk savaş uçakları aylar geçer gelmez. Türkiyeden destek beklenildiğini bilen rum milislerde dalga geçmek için kendi siperlerinden mücahit siperlerine doğru bu şarkıyı söylerler.

"bekledin de gelmedi"

 

Bekledim de gelmedin
Sevdiğimi bilmedin
Gözyaşımı silmedin
Hiç mi beni sevmedin

Söyle, söyle hiç mi beni sevmedin

Bir öpücük ver bana
Yalvarıyorum sana
Beni kucaklasana
Kollarına alsana

Söyle, söyle hiç mi beni sevmedin

Beste / Güfte: Yesari Asım Arsoy
Makam: Nihavend 

Stelios Kazantzidis'in söylediği versiyonda ek olarak pek bilinmeyen üçüncü bir bölüm vardır. Onun aksanıyla üçüncü bölüm şöyledir;

istanbol gonağında,
bengi var yanağında.
bir öpucük ver bana,
yalvariyorum sana. 

Herkesin ortak kanısı olarak Stelios Kazantzidis yorumuyla, rakı bir araya geldiğinde ölümcül bir ikili oluştururlar. 

Türk tarafı ise gerçekte Kayahan’dan şu şarkıyı söylüyordu....

Gel vefasız, gel vicdansız
Çağırmazdım acil olmasa
Gel insafsız ah kitapsız
Yanıyorum arzularınla
Aynalarda gözyaşım var
Ağladıkça yangın çıkar gözyaşlarımdan
Aynalarda hatıralar
Dayanamam firar eder aklım başımdan 

Kıbrıs Barış Harekatında “bir gece ansızın gelebilirim” şarkıları eşliğinde üçgen bölgeye paraşütçülerimiz inmiştir...
Cesurum, Geldim, Aldım...
 
 
Aydın, aydınlanma, eski metinlerde “tenvir” denilir, cümle içinde şöyle: “tenvir buyurunuz” denildiğinde “aydınlatın açın açıklayın” anlamına gelir.
Orduda eskiden “tenvir tabancası” dahi vardı, “aydınlatma fişeği”...
Karanlık gecelerde ordu önünü görsün diye tenvir tabancası kullanılırdı.


------------------------


Sağlığınıza Angara Bebeleri...






Antremanı eksik etmeyin hayatınızdan...








“Hayat insanın yaşamı boyunca bir kez fotoğrafını çeker, sen sen ol o fotoğraf çekilirken gözlerin kapalı çıkmasın”


-Server Tanilli








14 Şubat 2018 Çarşamba

Bir ekmeği beraber bölüşerek yemektir hüner - Gel dedin geldim Abdurrahman Çavuş - Volta cezanın törpüsüdür

nereye gidiyoruz
yalın ayak yüreğimiz
gülümseyen yüzlerimizle
 
bilmiyoruz
bilmekte istemiyoruz.
- Abdullah ANAR
 
Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır,  En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir.
 Afrikada her sabah bir aslan uyanır,  En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir.
 Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.




------------------


https://www.youtube.com/watch?v=QMg19hbVQzY



Carl Sagan - Pale Blue Dot/Soluk Mavi Nokta


--------------------











----------------------------




 
Bir Hattori Hanzo değil belki ama sanatı görülmeye değer...


--------------------
Ethics are the moral or honest way to behave. Etiquette is the polite and "proper" way to behave..






---------------------




"Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım!" 


-Haksızlığın karşısında duran, fukaranın ve güçsüzün yareni Tatar Ramazan



Üsküdarlı değil ulan, Ustura Kemal…








 --------------------------------


Lahmacun siparişinde 2 ile 3 arasında kalınan an modern insanın en büyük problemlerindendir. İçinde hayatın sırrı saklıdır. 2 söylersen asla yetmez, hayıflanırsın.


3 söylersen fazla gelir, pişman olursun. Bir dahaki sefere 2 söyleyeyim dersin. Bir dahaki sefere 2 söylersen asla yetmez...


 


Gençken hiç öyle dertlerim yoktu, 4 tane gömüp üstüne künefeyi de yerdim. Bir de keyif çayı. Şimdi ise 2 mi yesem 3 mü yesem diyorum. Herhalde bir müddet sonra 1 mi 2 mi derken 4 kollu gelecek peşinden..





8 Şubat 2018 Perşembe

Abartma Sami din kardesiyiz / Atla deve degil ulan bu!'/ It is not rocket scicence / It's a little piece of cake

aşksa o
hiç korkma
nasılsa konuşur
bütün dilleri

-Tekin Gönenç




Samanyolu dediğin,
Görmek isteyene…
Görmek istemeyene,
Teleskop versen, hikâye !*


Ana ada Zanzibar ve Pemba Adası adası olmak üzere iki adadan oluşan yönetsel bölgenin başkenti Stone Town'dır.
Zanzibar asıl adı Farrokh Bulsara olan Queen grubunun solisti Freddie Mercury'nin doğum yeri olması ile de ünlüdür.
Mercury, başkent Stone Town'da doğmuştur.







I want to break free
I want to break free from your lies
You're so self satisfied I don't need you
I've got to break free
God knows, God knows I want to break free
I've fallen in love
I've fallen in love for the first time
And this time I know it's for real
I've fallen in love, yeah
God knows, God knows I've fallen in love
It's strange but it's true
Hey, I can't get over the way you love me like you do

But I have to be sure
When I walk out that door
Oh how I want to be free, baby
Oh how I want to be free
Oh how I want to break free
But life still goes on
I can't get used to living without, living without
Living without you by my side
I don't want to live alone, hey
God knows, got to make it on my own
So baby can't you see
I've got to break free
I've got to break free
I want to break free, yeah
I want, I want, I want, I want to break free
Ooh yeah
Kurtulmak istiyorum
Yalanlarından kurtulmak istiyorum
Kendini sana ihtiyacım olmadığına öyle ikna etmişsin ki Kurtulmak zorundayım
Tanrı biliyor, Tanrı biliyor, kurtulmak istiyorum
Aşık oldum
İlk kez aşık oluyorum
Ve bu kez gerçek olduğunu biliyorum
Aşık oldum, evet
Tanrı biliyor, Tanrı biliyor, aşık oldum
Bu garip ama gerçek
Beni sanki seviyormuşsun gibi sevmene katlanamıyorum
Ama emin olmak zorundayım
Şu kapıdan çıkıp gittiğimde
Oh, ne kadar özgür olmayı istiyorum bebeğim
Oh, ne kadar özgür olmayı istiyorum
Oh, ne kadar kurtulmak istiyorum
Ama hayat devam ediyor
Yaşamaya alışamadım
Sen yanımda olmadan
Yalnız yaşamak istemiyorum
Tanrı biliyor, kendim halletmek zorundayım
Bebeğim göremiyor musun ?
Kurtulmak zorundayım
Kurtulmak zorundayım
Kurtulmak istiyorum, evet
Kurtulmaki kurtulmak, kurtulmak istiyorum
Evet

Çatlak Testi

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine...
Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış. Ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve... Ama uzun bir yolu yürüyerek boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı, eve yarı dolu olarak varırmış...
İki sene her gün bu şekilde geçmiş... Adam her ki testiyi suyla doldururmuş, ama evine vardığında sadece 1,5 testi su getirirmiş...
Tabii ki kusursuz, çatlaksız, mükemmel testi çok gururlanıyormuş vazifesini mükemmel yaptığı içün... Fakat çatlağı olan zavallı kusurlu testi çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş...
İki senenin sonunda, yapması lazım gelen görevi yapamadığı düşüncesiyle ırmak kenarında adama;
- Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular evine gidene kadar sızıp gidiyor, demiş.
Adam testiye;
-Göremedin mi? Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafinda hiç yok... Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum... Senin tarafına çiçek tohumları ektim. Ve her gün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın... İki senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamın üstünü masamı süsledim. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim diye cevap vermiş.
Hikâyeden alacağımız ders:
Her birimizin kendine has kusurları vardır... Hepimiz birer çatlak testiyiz aslında... Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklar hayatlarımızı ilginç yapan, mükâfatlandıran, renklendiren özelliklerimizdir. Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin... Dışlarındaki kusurlara değil, içlerindeki güzelliklere bakıp, görün...


Sanremo’dan Saint-Tropeze uzanıyoruz…

2 Şubat 2018 Cuma

La Rahate Fid Dünya / Dünyada Rahat Yoktur

Rahat

şu kavga bir bitse dersin,
acıkmasam dersin,
yorulmasam dersin;
çişim gelmese dersin,
uykum gelmese dersin;

ölsem desene!"


-Orhan Veli

Japonlar bir ada toplumu olarak taze balığı her zaman çok severlermiş. Fakat Japonya sahillerinde, bol balık az bulunduğundan, balıkçılar nüfusu doyurabilmek için daha büyük teknelerle okyanusa açılmaya başlamışlar. Başlangıçta balık tutmak için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha uzun zaman almaya başlamış. Dönüş bir iki günden daha fazla uzarsa, tutulan balıkların da tazeliği kaybolmaktaymış. Japonlar, tazeliği kaybolmuş balığın farkını anlayıp lezzetini hiç sevmemişler. Bu problemi çözebilmek için balıkçılar, teknelerine soğuk hava deposu yaptırmışlar. Böylece istedikleri kadar uzağa gidebilip tuttuklarını da soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabilmişler. Ancak Japon halkı, bu defa da taze balıkla donmuş balığın lezzet farkını ayırt etmiş ve bu balıklara çok para ödemek istememişler. Bunun üzerine, balıkçılar çareyi teknelerine balık akvaryumu yaptırmakta bulmuşlar. Japon halkı bu defa da canlı olmasına rağmen bu balıkların da lezzetinde bir farklılık hissetmişler. Hareketsiz, uyuşmuş bir durumda günlerce yol giden balığın, canlı, diri ve hareketli balığa göre lezzeti çok farklıymış. Sonunda Japonlar taze ve lezzetli balığı sofralara getirebilecekleri bambaşka bir yol bulmuşlar:

Balıkları yine teknedeki akvaryumlarında tutarken içine küçük bir de köpekbalığı atmışlar. Böylece balıkların bir kısmı köpekbalığı tarafından yutulmasına rağmen geride kalanlar son derece taze kalabilmiş…

Hayatınızdan köpek balıkları eksilmesin diyeceğim dilim varmıyor. Hayatınızdan köpek balıkları uzak olsun diyeceğim de bilirim onlar sizi asla rahat bırakmazlar…

1 Şubat 2018 Perşembe

Serbest Çağrışım Mode On

Bizim kaderimiz değişmez: Şehirde işsiz, tarlada rençber, cephede asker…

“Her savaş alanının ardında ikinci bir savaş alanı vardır” -Rihani

Tıkandı Baba hikayesini dileyen okusun dileyen Heredot Cevdet abimizden dinlesin…

Akabinde ve detayında yaklaşın o zaman yamacımıza… Alemin kralları…

Bu arada patlatın çayları da içelim….



Zynga - An American Bulldog



Haftanın Diletisi:

Al Bano & Romina Power - Felicità

Happiness
is holding hands and going away together
happiness
is an innocent look, in the middle of a crowd
happiness
is staying close like children, happiness
happiness

happiness
is a pillow made of feather, the rivers' water
that flows
is the rain going down the roofs
happiness
is turning off the light so peace can rule
happiness
happiness

happiness
is a glass of wine and a sandwich
happiness
is leaving a note inside a drwaer
happiness
is singing together how much I like you
happiness, happiness

You can feel in the air
our love song that flies
like a thought that knows about happiness
You can feel in the air
a warmer ray of sun that flows
like a smile that knows about happiness

happiness
is a night with a surprising full moon
and the radio that is on
Is a 'happy birthday' card full of little hearts
happiness
is an unexpected call
happiness
happiness

Happiness
is a beach at night, the waves that hit the shore
happiness
is a hand full of love put on the heart
happiness
is waiting for the sunrise to do it all over again
happiness, happiness

You can feel in the air
our love song that flies
like a thought that knows about happiness
You can feel in the air
a warmer ray of sun that flows
like a smile that knows about happiness

You can feel in the air
our love song that flies
like a thought that knows about happiness
You can feel in the air
a warmer ray of sun that flows
like a smile that knows about happiness

Felicità
Felicità è tenersi per mano andare lontano
la felicità è il tuo squardo innocente in mezzo alla gente
la felicità è restare vicini come bambini
la felicità, felicità

Felicità è un cuscino di piume l'acqua del fiume che passa e va
è la pioggia che scende dietro le tende.
la felicità è abbassare la luce per fare pace
la felicità, felicità

Felicità è un bicchiere di vino con un panino
la felicità è lasciarti un biglietto dentro al cassetto
la felicità è cantare a due voci quanto mi piaci
la felicità, felicità

Ritornello:
Senti nell'aria c'è già
la nostra canzone d'amore che va
come un pensiero che sa di felicità.
Senti nell'aria c'è già
un raggio di sole più caldo che va
come un sorriso che sa di felicità.

Felicità è una sera a sorpresa la luce accesa e la radio che va
è un biglietto d'auguri pieno di cuori
la felicità è una telefonata non aspettata
la felicità, felicità

Felicità è una spiaggia di notte l'onda che batte
la felicità è una mano sul cuore piena d'amore
la felicità è aspettare l'aurora per fario ancora
la felicità, felicità

Ritornello:
Senti nell'aria c'è già
la nostra canzone d'amore che va
come un pensiero che sa di felicità.
Senti nell'aria c'è già
un raggio di sole più caldo che va
come un sorriso che sa di felicità.

Yaşadığımız günlük olaylar içinde en fazla eksikliğini çektiğimiz kavramların başında erdem geliyor. Tıpkı Eskiçağ filozofları gibi bugünkü ortamda da erdemi de sorgular ve arar hale geldik. Sokrates’in öğrencilerinden, Kinik Okulu’nun kurucusu Antisthenes (M.Ö. 440–366) 'e göre de yaşamda önemli olan erdemdi ve erdem de bilgelikle elde edilebilen kendi kendine yeterlilik durumuydu. Erdem (arate), ruhun sarsılmaz ilkesidir (Ataraxia). Erdem insanı özgür kılan biricik şeydir. Erdem ve mutluluk birdir. İnsanın mutlu olması için erdemden başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Erdem insanı dünyadaki değişimlerden bağımsız hale getirir. İnsanoğlu her tür gereksinimden kendini kurtararak, yalnızca kendi kendine dayanarak var olabilmelidir.


İyi alışkanlıklarımızı yapmaya devam ederken kötü alışkanlıklarımıza son verelim…

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
-Tıkandı baba, çay getir
-Tıkandı baba, oralet getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
-Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
-Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben
yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve "Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz."
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
-Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz.
Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip
başlamış bağırmaya
-Taze baklava, güzel baklava !
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı
anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
-Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da
-Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut;
-Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
-Geldi sultanım
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
-Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş.
-Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
-Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
-Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
-Niçin, demiş. Askerler
-Hele sen bir beğen bakalım demişler.Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
-Ne olacak şimdi, demiş
-Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

Delikanlı ile Bilge'nin Öyküsü : Kaşıktaki Yağ
Bir tüccar mutluluğun gizini öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış.

Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış.

Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş. Dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da . varmış.

Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama mutluluğun gizini açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

“Ama, sizden bir ricada bulunacağım,” diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip, sonra bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş. “Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.”

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.

“Güzel” demiş bilge, “Peki, yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?”

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

“Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı.” demiş ona bilge. “Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.”

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş.

Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini tüm ayrıntılarıyla anlatmış. “Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.


“Peki” demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, “Sana verebileceğim tek öğüt . var.
Mutluluğun gizi dünyanın tüm harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan...

(Paulo Coelho - Simyacı - syf:42)

https://www.youtube.com/watch?v=NKQawuLt9-c

Martı Jonathan Livingston

“Yaşadıkları ona bir tüy ve kemik yığını değil, kusursuz bir uçma ve özgürlük fikriyle donatılmış,
hiçbir şeyle sınırlandırılamayacak bir martı olduğunu öğretmişti."

"Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir,
kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz. Uçmayı öğrenebiliriz!"

"cennet ne bir zamandır, ne de bir mekan. cennet yetkinliğin ta kendisidir..."

-------------
Hoca, Akşehir'de bir akşam evine dönerken karşıdan iri yarı bir köpeğin geldiğini görür. Köpek bir an durur ve hemen köşe başındaki mezarlıktaki bir mezar taşına işemeye başlar. Hoca, korkutmak için köpeğe hoşt der ama ne çare ki, köpek cevap olarak kocaman dişlerini göstererek Hoca'ya hırlar. Hoca ister ki, köpek kaçsın veya kenara çekilsin ama hayvan üstüne üstüne gelmektedir. Hoca bakar ki iş kötü, hemen kenara çekilir ve hafifçe eğilerek köpeğe döner:

– Geç yiğidim geç!